Jane Birkin: Gainsbourg'un Nefesini Uzaklara Taşıyan Rüzgar

Jane Birkin 18 - 19 Ocak'ta Babylon sahnesinde yeniden esecek ve konserin geliri Japonya'daki nükleer felalette zarar görenlere bağışlanacak.

Ane Brun:'Hayatın Anlamı, Hayatınızda Herşeyin Yolunda Olduğunu Düşündüğünüz Saniyelerde Gizli'

25 Kasım 2011 hayat takvimimizin en özel günlerinden biriydi. Konserden önce adına söyleşi demeye dilimizin varmadığı, bizde yaşamımız boyunca hatırı kalacak kahve sohbetimizde Ane Brun'u çok iyi müzisyenliğinin yanında, varoluş meselelerine kafa yoran, ölüm kadar, yaşamdan da korkan, uzun yollarla ve yolculuklarla barışık, müziğiyle kendi yaşam yolunu çizmeye çalışan bir kadın olarak tanıdık.

Destek Ol, Ekümenopolis Sinemalarda Gösterilsin

Şehirde yapılanların sorgulanması ve dönüşümde halkın söz sahibi olması gerektiğine inanan ve politikacıların tartışmaktan özenle kaçındıkları konuların kamuoyuna yansıtılması gerektiğini düşünen Ekümenopolis ekibi, belgeselin sinemalarda daha çok kişiye ulaşmasını sağlamak amacıyla Projemefon.com adresinde bir kampanya başlattı.

Erik Truffaz Quartet'ın Büyüsü

Erik Truffaz'ın 16 Aralık 2011'de Tamirane'de verdiği konserde hüzün dolu notaların uzun soluklu trompet sololarıyla birleşip ayrıldığı, trip-hop, elektronik ve drum'n bass denizlerine yelken açtığı bir gemideydik.

31 Mart 2007 Cumartesi

Büyüklere Masallar

Uludağ'ın sade gazozu ve eğer bulabilirsem naneli gazoz. Babamızın dizinde masal dinlediğimiz ve kimsenin bizi kıramayacağına inandırıldığımız zamanlardan kalan en güzel alışkanlıklardan biri... Yalan halbuki, nerde o kimsenin birbirinin nasırına basmadan yaşayıp gittiği yer? Kırılmaktan korkan fanusta yaşasın. Misal 19 litrelik su damacanasını taşıdı diye yatağa düşen kızlar daha ağır yükler altında nasıl olacaklar?(altında mana aramayınız.) Fotoğraf benim Nikon'un objektifinden, yer Eyüp Sultan Tepesi, haha yok şaka, Pierre Loti Tepesi, tahta iskembleler... Çalan şarkı "Dreaming Tree/ Dave Mathews Band." Hayret ki ne hayret, ben bu şarkıyı doğru anlamışım. Yıllarca "The Everlasting" in "when our smiles were genuine" bölümünü "when smiles a virgin woman" diye söylemişliğim, söylemekle kalsam yine iyi, etrafımdakilere "bu Manics uçmuş abi, hem vijin, hem de kadın nasıl oluyor!!!" diyip durmuşluğum var. Birisi bile uyarmamış işin kötü tarafı, demek ki olunabiliyormuş, herşey beyinde biter klişesi doğru sanırım. Siz hiç "From Despair To Where" ile "Door To The River" ı peşpeşe dinlediniz mi? Ne alaka mı? Ben de bilmiyorum, esti öylesine...
she thinks when she was small
there on her father's knee
how he had promised her
"you'll always be my baby"
"daddy come quick
the dreaming tree has died
i can't find my way home
there is no place to hide
the dreaming tree has died"
take me back
save me please
"saklanacak yerimiz kalmadı!"

Çünkü;

...
i welcome your new life for me

forgive me, let live me

set my spirit free

losing, it comes in a cold wave

of guilt and shame all over me

child has arrived in the darkness

the hollow triumph of a tree

...

Bir kere de meyn-strim ol yahu!

30 Mart 2007 Cuma

İSTANBUL FİLM FESTİVALİ’NDE PASOLINI

“Katolikler arasında bir ateist, faşistler arasında bir komünist,

komünistler arasında bir eşcinsel…”

İSTANBUL FİLM FESTİVALİ’NDEN EKSİKSİZ BİR

PASOLINI PORTRESİ

26. Uluslararası İstanbul Film Festivali kapsamında sinema tarihinin en aykırı isimlerinden şair, roman yazarı, ressam, düşünür ve yönetmen Pier Paolo Pasolini’nin başlıca eserlerinin gösterildiği çok zengin bir program yer alıyor.

“Şiddetli Bir Hayat” başlığıyla sunulan bu kapsamlı retrospektifte Pasolini’nin 1961 yılında çektiği ilk filmi Dilenci’den başlayarak; 1975 yapımı Salo ya da Sodom’un 120 Günü adlı son filmine kadar; aralarında Mamma Roma, Kral Oidipus, Teorem, efsanevi opera sanatçısı Maria Callas’ın muhteşem oyunculuğuyla Medea ve Domuz Ahırı ve kısa metrajlı filmleri de olan 21 filmi yer alıyor.

Yönetmenlik hayatı on beş yılı bile bulmayan Pasolini, bu kısa sürede çektiği bir dizi başyapıtla bugün sinema tarihinin tartışmasız en önemli ve en sıra dışı yönetmenlerinden biri kabul ediliyor. Pasolini 1975 yılında, İtalya'da yasaklanan Salo ya da Sodom’un 120 Günü adlı son filminin İtalya dışındaki ilk gösterimi sürerken öldürüldü. Pasolini, ölümünün üstünden 32 yıl geçmesine rağmen filmleriyle hâlâ şaşırtıcı derecede taze, öngörüleriyle tüyler ürpertici.

Pasolini’nin bazı filmlerine dikkat !

İşlediği şiddet ve cinsellik temaları yüzünden filmleri büyük ilgi ve eleştiri toplayan Pasolini’nin bugün bile tam olarak aydınlatılamamış bir cinayete kurban gitmeden önce tamamladığı son filmi Salo ya da Sodom’un 120 Günü, yönetmenin en sert, en zor, en çok tartışılan ve en tanınmış filmi. Yönetmenin peş peşe çektiği “Hayat Üçlemesi” adıyla anılan Dekameron, Canterbury Öyküleri ve 1001 Gece Masalları adlı filmleri de din, kilise ve cinsellik konularının ele alınışından dolayı tepki almıştı. Yönetmen bu filmlerinde cinselliğin bir tabu olmadığı, ayıplanmadığı ve masumiyetle özdeşleştirdiği o “güzel günleri” anlatıyor.

Festival programında Pasolini’nin uzun metrajlı filmlerinin yanı sıra başlıca kısa filmleri de yer alıyor. Bölümün en dikkat çekenlerinden birisi de Salo filminin yapımı sırasında çekilen görüntülerden kurgulanan, Bernardo Bertolucci’nin kardeşi Giuseppe Bertolucci’nin yönettiği 2006 yapımı Pasolini Yanıbaşımızda adlı belgesel olacak…

Büyük usta Pasolini’nin filmlerini görmeyen ya da tekrar beyazperdede izlemek isteyen sinemaseverler festivalin “Şiddetli Bir Hayat” bölümünü kaçırmasınlar…

PASOLINI ARAŞTIRMALARI MERKEZİ KÜRATÖRÜ’NDEN PASOLINI ÜZERİNE SÖYLEŞİ

5 Nisan Perşembe, İtalyan Kültür Merkezi, saat 17.00

Konuşmacı : Loris Lepri

İstanbul Film Festivali kapsamında ayrıca Pasolini üzerine 5 Nisan Perşembe günü İtalyan Kültür Merkezi’nde bir söyleşi gerçekleştirilecek. Söyleşinin konuşmacısı bir Pasolini uzmanı: Sinema Tarihi mezunu, Bologna Sinemateki “Pasolini Araştırmaları Merkezi”nin küratörü Loris Lepri. Lepri, Pasolini’nin sanatçı kişiliği ve eserleri üzerine daha önce Floransa, Milano, Roma, Ravenna, Krakov ve Meksika’da da konferanslar verdi.

Ayrıntılı bilgi için: www.iksv.org/film

29 Mart 2007 Perşembe

Nereye Kadar Şiddet?

Aldığım Sinema Sosyolojisi derslerinden birinde konu “sinemada şiddet kullanımı” konusuna ve Kitano sinemasına geldi. “Şiddeti sanatsal bir anlayışla göstermenin hele ki şiddete eğimli toplumlarda ters tepeceğine” yönelik görüş bildiren de oldu, özellikle Kitano sinemasının genel beğeniye yönelik olmadığını, tercih edenlerin zaten izlediklerinin yalnızca bir film olduğunu kavrayabilecek entelektüel düzeyde olduğu da söylendi. Kitano sinemasıyla ilgili yalnızca iki filmini (Dolls ve Takeshi) seyretmiş biri olarak değerlendirme yapmam çok zor ama entelektüel seviye tanımlaması içteki şiddetin bastırılması gibi konularda son derece yetersiz gibime geliyor. Özellikle Kitano ve Tarantino sinemasında karakterlerin birbirine şiddet uyguladığı, öldürdüğü ya da işkence ettiği sahnelerin tam bir görsel şölen olduğu düşünülürse.(yani tam da o festival filmi izleyicisi tabir edilen kesimi tavlayacak şey) Kitano sinemada görselliğe fazlasıyla önem veren bir yönetmen, kostümlerinden müzik seçimlerine, karakterlerin görünümünden diyaloglara kadar filmin her sahnesinde izleyicinin bütün duyularına hitap ediyor. Üstelik "Takeshi" filmindeki bol kepçe şiddet size başlarda kahkaha bile attırıyor, filmin sonlarına doğru ise tekrar edilen sahnelere bile artık gülemiyorsunuz.

Sinemada şiddet mevzu bahis olduğunda son dönem sinemacılar içinde bir çırpıda sayıvereceğim üç yönetmen: Haneke, Tarantino ve Kitano. (her ne kadar son dönem dediysem de Kubrick elbette es geçilemez.) Üçünün filmlerinde de içi boş ve amaçsız bir şiddet yok aslında, kimi zaman bir felsefe, kimi zaman bir dışavurum olarak kullanılıyor. Eğer özellikle Kitano filmlerini izlediyseniz bu konudaki görüşlerinizi merak ediyorum. Şiddet olgusunu nereye kadar kabul edebilirsiniz? Sınırınız var mı yoksa sanat adına her yol mübah mı? Benim bu sorulara cevap vermem için Kitano’yu biraz daha keşfetmem gerek…

Ek: Haftasonu İstanbul'dayım. The Dandy Warhols' un "You Were The Last High" şarkısını "Ezgi" dizisinin bugünkü bölümünün soundtrack'i olarak seçtim. Hava harkulade, Burgazada beni bekler. Sonrası...Yine yeniden "eve dönüş." Bir süre daha "ev" diyeceğim şehre dönüş.

Brother filminden bir sahne

Dolls filminden bir sahne

Sinema'da şiddet konusunda bir köşe yazısı

27 Mart 2007 Salı

Goodbye Ruby Tuesday...

Kötü bir gündü…

Salı günleriyle aram yoktur. Dünyanın geri kalanında “pazartesi sendromu” olabilir, ben de “salı depresyonu” denen şey mevcut. Günün bitiminde “Goodbye Ruby Tuesday” diye şarkı paralarken buldum kendimi. Şarkı aslında özgürlüğüne düşkün, deli dolu, ne yapacağı pek belli olmayan bir kadını anlatır, "Ruby Tuesday" böyle olabilen kadınlar için kullanılan bir deyimdir. Ama ben bu gece, bütün şımarıklığımla şarkıyı kendi istediğimce yorumlayacak ve yalnızca "Goodbye ve tuesday" kısımlarını kaale alacağım. Uzunca bir süre şarkıyı Rolling Stones dedeler mi, ikona Marianne mi yoksa Melanie mi daha güzel söylüyor diye düşündükten sonra Melanie’nin daha melankolik olduğuna karar verdim. İhtiyacım olan şey.

Salı gününe dair sevdiğim az sayıdaki şeyden biridir "My Name Is Earl" adlı dizi. Bugünkü bölümü doğrusu izlediğim en komik bölümüydü. Ralph favori karakterim(Ay Ralph bey, sizin fevkaladeee hayranınızım!) ve de Joy'a bayılıyorum. Randy ise bana Sponge Bob'un Patrick'ini anımsatıyor. "Şu bir gerçek ki basçı ne kadar yakışıklı olursa olsun kızlar hep soliste bakar!" diyen Earl'e cevabım ise: "Genelleme yapmayınız bayım, ben önce bateriste bakarım!" (Muppet Show'dan yadigar bir alışkanlık. Hatırlar mısınız bilmem, bir Animal vardı grupta, harkulade bir bateristti. Aşıktım ben kendisine. Çok konserler gördüm ama Animal gibi stil sahibini görmedim.)

Alternatif-İstanbul’u “Günün sitesi” olarak seçen Cibalikapı Feneri adlı websitesine teşekkür ederim. Onurlandırdınız ve mutlu ettiniz beni.

En azından günü iyi bitirdik.

The Edukators(Eğitmenler)

The Edukators(Eğitmenler), Adidas veya Nike firmalarından birine ait olması kuvvetle muhtemel bir spor ayakkabı mağazasında bildiri dağıtan gençlerin görüntüleriyle açılıyor. Ayakkabı almaya niyet etmiş kişilerin yakasına yapışıyor ve mağaza müdürlerinin bütün engelleme çabalarına rağmen yüksek sesle bağırıyorlar: “O ayakkabılar Endonezya’da çocuk köleler tarafından yapılıyor ve yalnızca 5 Euro’ya mal ediliyor. Sizse bunlara 100 Euro’yu sorgulamadan ödüyorsunuz!” İnsanlar yüzlerinde sanki bunları bilmiyormuş gibi şaşkın bir ifade ile düzen bozguncularına bakıyorken biz izleyiciler koltuklarımıza iyice yerleşiyor ve anarşistlik ve düzeni eleştirmek adına filmin neler anlatabileceğini merak etmeye başlıyoruz.

Filmin iki as kahramanı Peter ve Jan kendilerini devrimci ideolojilere sahip insanlar olarak tanımlayan, düzenin çelişkilerini ve gelir dağılımındaki adaletsizliği kendilerine özgü bir yöntemle protesto eden (zengin evlerine giriyor ve evdeki eşyaları kendilerine göre düzenliyorlar. İşleri bitince de “Varlıklı günleriniz sayılı. İmza: The Edukators” yazılı bir not bırakıyorlar. Amaç kendi çarklarında yollarını bulan kodamanlara hiçbir şeyin-hele de servetin- baki olmadığını anlatıp rahat ve kaygısız yaşamlarına biraz olsun kuşku ve endişe katmak.) iki genç. Filmin başında 3. as kişi ve Peter’in sevgilisi olarak gördüğümüz Jule’un otoyolda kendi halinde giderken 100.000 Euro’lıuk bir Mercedes’e arkadan çarptığını ve sigortası olmadığı için verdiği hasarı ödemek için lüks bir restaurantta köle gibi çalıştığını kendi anlatımından öğreniyoruz. Çalıştığı restaurantın müdürü çalışanları her koşulda azarlayan bir otorite modeli. Yani üç ana karakterin neden düzen karşıtı anarşistler oldukları karşıt karakterlerin davranış biçimlerine de bağlanıyor. Filmin bir sahnesinde Jule işyerinin mutfağında arkadaşıyla sigara içerken müdür kapıda beliriyor ve ilk önce Jule’un yanında duran arkadaşını elinde sigarayla görüyor. Sigara içmenin yasak olduğunu bağırdıktan sonra kovulduğunu bildiriyor. Jule ise sigara içmenin kendisinin fikri olduğunu söyleyince ikisi birden işten çıkarılıyorlar. Jule olan olayı anlatınca Jan onca sömürüye ve baskıya karşı onlarca protesto gösterisine katılmasına rağmen neden zengin bir adamın kölesi olarak çalıştığını anlamadığını belirtiyor. Jule ise katıldığı protesto gösterilerinin bir sonuca varmadığını, zaten yıllarca denendiğini, düzeni değiştirmeyi kimsenin başaramadığını söylüyor. Aralarında geçen bu diyalog aslında çoğumuzun yaşamını bir çırpıda özetleyiveriyor: Evet ideallerimiz var, bazı şeylerin ters gittiğinin farkındayız ama çoğumuzun bir şey değişeceğine dair inancı körelmiş durumda. Ancak Jan’ın cevabı her şeye rağmen idealist ruhlarımıza su serpiyor: “Evet ama bütün devrimlerde kesin olan bir şey vardır. Bazıları işe yaramamış olabilir ama en önemlisi doğru fikirlerin günümüze kadar gelmiş olması. Bu kişisel başkaldırılar için de geçerli. Bazen içinden atamadığın şeyler seni güçlendirir.” Filmin devamında Peter’in tatilde olduğu bir gece Jule ve Jan, Jule’un Mercedes’ine çarpıp borçlandığı adamın evine girmeye ve “Eğitimciler” yöntemiyle bir protesto eyleminde bulunmaya karar veriyorlar. Gerekenleri yapıp biraz da seviştikten sonra (Jan ve Jule arasında bir yakınlaşma oluyor) evden çıkıyorlar ancak Jule olay yerinde telefonunu bırakıyor. Almak için ikinci defa eve girdiklerinde evin sahibine yakalanınca hiçbir şeyden haberdar olmayan ve tatilden yeni dönmüş Peter’den yardım istiyorlar. Ortak karar: Adamı kaçırmak. Bir orman kulübesinde yanlarındaki rehin ile birlikte yaşamaya başlıyorlar. Filmin bundan sonrası devrimci ideallere sahip anarşistlerle sistemin temsilcisinin diyaloglarıyla sürüyor. Oyunu bütün kurallarıyla oynayan ama oyunun kurallarını koymamış kalantorun bir zamanlar sıkı 68lilerden olduğu ortaya çıkıveriyor. (tanıdık mı geldi?) Yılda 200 bin Euro kazanan adamın bir zamanlar aynı idealizme sahip olduklarını öğrenmek gençleri şaşırtınca şu cevabı alyorlar: “İdeallerinize saygı duyuyorum. Ama beni kaçırarak düzeni değiştiremezsiniz. Çok azsınız. Ne yapabilirsiniz ki?” Bizim idealist Jan atılıyor: “Bir kişiye ulaşırsan 1000 kişiye ulaşırsın.”

Müzik filmde hem simge hem de sonlara doğru duygusallığa gark etme aracı kullanmış. Jeff Cole’un “The Real Sky” ı devrim simgesi olarak kullanılırken her daim saygı duyduğum Jeff Buckley’in “Hallelujah” ı ise Jan’ın gözyaşlarına fon olmaktan öteye gitmemiş. (zaten Hallelujah ne alaka yahu? İyi ağlatır diye eklenivermiş gibi geldi bana.. Ama hayır, bu filmde Hallelujah’a ve Buckley’e rağmen Jan’ın gözyaşlarına eşlik etmedim.) Son olarak oyunculardan dem vurup yazıyı bitireyim. Daniel Bruehl’ü “Goodbye Lenin” filminden, komünist partı üyesi annesinden Berlin Duvarı’nın yıkılışını ve yeni dünya düzenini gizlemeye çalışan Alex rolünden tanıyoruz. “The Edukators” da ise kapitalist dünyayı kendi yöntemleri ile protesto eden Jan rolünde döktürüyor. Diğer esas oğlan Peter rolünde ise Stipe Ercec’i izliyoruz ki özellikle burjuva ahlakına yönelik yaptığı yorumlarla bizi bizden alıyor. Yönetmen Peter karakterini Stipe için yazdığını belirtmiş olduğundan bu role cuk oturduğunu söyleme gereğini duymuyorum bile. Jule rolündeki Julia Jentsch filmin bir diğer başarılı oyuncusu. Eskinin devrimcisi, şimdinin patronu Hardenberg'i ise Burghart Klausssner canlandırıyor. Filmin yönetmeni Hans Weingartner bu önemli karakter için oyuncusunu sonuna kadar özgür bıraktığını filmin websitesinde anlatıyor. Ezcümle, film düzene karşı olmak adına yeni birşey söylemiyor, websitesinde eğlenceli bir film olduğundan ama suya sabuna dokunduğundan dem vurması biraz sinirleri hoplatıyor. Devrim ciddi iştir kardeşim, şakaya gelmez! Bütün eksiklerine karşın biz anarşiklerin arşivinde katiyetle yer alması icap eden bir film “The Edukators”, neymiş ne değilmiş, başka kim ne demiş diyenler için enternasyonel linki aşağıdadır:

http://www.theedukators.com/

25 Mart 2007 Pazar

Başlıksız

Birkaç gündür şairini bilmediğim bir şiirin peşinden gidiyorum… Öyle içime işledi ki, 23 Nisan şiirlerini dahi zor ezberleyen belleğim itiraz kabul etmeden içine kabul etti dizelerini. Şairini bilmiyorum çünkü bir kitapta, bir şiir antolojisinde ya da benzeri bir yerde okumadım. Şiiri kimin yazdığı önemli değil aslına bakarsanız, bana hissettirdikleri/ an be an yaşattıkları…

biliyorum artık hiçbir fahişe sokak ortasında öldürülmez /vicdanlı kahve kokarda yerleşirse bir vakit gözlerinin bebeklerine/işte o vakit şeffaf et parçaları ayrılır ortadan ikiye../ne senin,ne de istanbul'un intiharıdır bu./ teslim ol/ 'silah ol' /kendi sonun ol mina!/* biliyorum, hiçbir aşk, bir daha bu kenti kurtarmaz…

Yaşadıklarım/okuduklarım/izlediklerim/dinlediklerim çoğu zaman hep birbirini tamamlar benim. Planlı programlı biri olmasam da birdenbire bir tesadüfler zincirinin içinde bulurum kendimi. Lale Oraloğlu’nun vefatıyla Türk Sineması’nın en sevdiğim filmlerinden biri olan “Kırık Çanakları” onuncu defa izlememin arası birkaç hafta ya vardır ya yoktur. İzlerken “Daha bu evin önünden kaç tramway geçer ki Hüseyin Efendi...” repliğinin pasını içimden kazıyıp atamamışıdır, akabinde Lale Oraloğlu gidivermiştir bu dünyadan, ardında vefasızlıktan yakınan bir avuç insan bırakarak…

“Bir Şöförün Gizli Defteri” adlı filmden (1958 yepımı, yönetmeni Atıf Yılmaz) bir replik:

“Düşmüş kadınlara beyefendiler hakaret eder. Ben şöför milletindenim. Düşmüş kadınlara hürmet ederim!”

Filmdeki “düşmeye” yol açan olaylar epeyce melodram kokuyor. Mevzu bahis o değil. Çolpan İlhan’ın oynadığı Çiler’in Bursa Umumhanesi’nden yazdığı mektup. Uzun zamandır bir filmde ağlamamıştım. Garip hissiyatlar içerisindeyim.

İçinden İstanbul geçiyorsa siyah-beyaz bir filmin,oturup hıçkıra hıçkıra ağlayabilirim. Bir şiirin içinde geçiyorsa İstanbul, hele de yukarıdaki dizeler gibiyse daha bir süre iflah olmam ben. Ağlasam ayıp mıdır?

Bu siyasi parti neyi protesto ederken eşeği onun yerine koydu bilmem. Ama bir canlının bacağını kırıveren bir partiden adalet masalları dinlemek benim nefesimi gırtlağımda düğümlüyor. Her kim olduklarını bilmesem de bu memlekette az biraz aklı başında adam kaldıysa bu saçmalıklara kanmayacak, bu gerzeklere sittiri çekecektir diye umud ediyorum.

”Güçlü Türkiye Partisi, Mecidiyeköy'de eşeklerle basın toplantısı düzenledi. Ancak kamyonetlerden indirilen eşeklerden biri yere atılınca bacağından yaralandı. Eşekli basın toplantısında kamyonetten atılan bir eşeğin yaralanması bazı vatandaşları kızdırdı. Güçlü Türkiye Partisi (GTP) tarafından Mecidiyeköy Meydanı'nda siyasi partileri protesto için 3 tane canlı eşeğin getirildiği gösteri düzenlendi. Eyleme Aralarında GTP Genel Başkanı Tuna Bekleviç, kurucu üye İrem Eskici'nin de bulunduğu 30 partili katıldı. Basın açıklamasında konuşan İrem Eskici, "Anadolu'nun sevgiyle bezenmiş, misavirperver yerlerini çatışma alanına çevirdiler. 1934 yılında seçme seçilme hakkını elde eden biz kadınlar bu hakkımızı kullanmayı unuttuk unutturdular" edi.GTP Genel Başkanı Tuna Bekleviç de ülkede adalet kalmadığını belirterek "Hukuka inanan kimse yok. İstanbul'da güvenlik yok yeter artık size meydan okuyoruz gümbür gümbür geleceğiz, biz güçlü Türkiye gönülleriyiz" diye konuştu. “(İHA)

Kazım’ın, filmin, şiirin yapamadığını ayağı kırık eşeğin fotoğrafı yaptı. Ağlamaklıyım, durum bundan ibaret.

Arabeskim, Arabesksin, Arabesk

Emin Çölaşan Perşembe gecesi saatler tam olarak 22:00 gösterdiğinde TGRT ekranlarında kadim dostu (!) İ. Melih Gökçek ile hoşbeş edecekmiş. İ. Melih, Sayın Çölaşan’ın zengin mi zengin olduğunu, 9 Milyon $ malvarlığı bulunduğunu iddia etmiş. Benim matematiğim 1 Milyon $’dan fazlasını idrak etmeye yetmiyor ama ne kadar kartel olursa olsun, Ertuğrul Özkök bile olsa demek istiyorum, bir gazetecinin o miktarda bir malvarlığını kalem oynatarak kazanacağına inanmıyorum. Sayın Çölaşan da inanmıyor olacak ki “Çık ulan karşıma sevgili Melih, çık aslanım, hodri meydan! Çık göster belgelerini!” diye düelloya davet etmiş büyük aşkı Gökçek’i...

Ben Ankara’yı çok bilmem ve de pek sevmem. Arada yolum düştüğünde kolumdan tutup bak burası şurası, burası da orası diye sürükler dururlar. Ankara’da doğup büyümüşler için elbette şehrin her sokağı ayrı bir anlama gelir, nasıl ki İstanbul için aynı duygularla biz dolup taşıyorsak…Ama Ankaralıları şu yönden takdir edemeden duramam: Şehirlerinde yıllardır işlenegelen katliamlara karşı sivil insiyatiflerini kullanıp tepki vermekten çekinmezler.(bknz:Kuğulupark mevzusu) Yine de rant her zaman galip gelir, yine birileri zengin edilir, birilerinin anıları katledilir ve bu belediye yıllardır birilerinin duygularını sömürüp oylarını avlayarak koltuğa yapışır kalır. Ankara’da bu Kuğulupark kavşağı olur, İstanbul’da Atatürk Kültür Merkezi binası olur, olur da olur. Ankaralıların önünde sabahlamalarına karşın Kuğulupark’ın büyük bölümünü yalayıp yutan kavşağın açılışı İbrahim Tatlıses konseri ile yapılacakmış. Darısı İstanbul AKM’nin başına. İstanbul’un anıt simgelerinden birini yer ile yeksan eyledikten sonra belediye bütçesinden Lerzan Mutlu’yu veyahut Seda Sayan’ı getirtip iki göbecik attırırsınız millete, alan memnun satan memnun.

Sizce Perşembe gecesi Gökçek-Çölaşan düellosunun galibi kim olur? Televizyonculuk tarihinin en mühim habercilik olayı diye lanse edilen programda mesela Gökçek Sayın Çölaşan’ı tırmıklar mı? Sayın Çölaşan Gökçek’i yumruklar mı? Yükselen tansiyonu düşürmek için Lerzan Mutlu “Hadi sayın başkanım, ellerinizi kalçama koyun, ayyy haha ne dedim ben, eller havaya diyecektim…” diye ortamı şenlendirir mi? Peki bütün bunlar olup bittikten sonra huzurla yataklarımıza yollanırken birileri sırtımızda tepinmeye devam eder mi? Perşembe gecesi bu sorularımızın cevaplarını hep birlikte öğreneceğiz. Biz zaten biliyoruz falan demeyin bence, Perşembe gecesi saat 22:00’da tarih yazılacak, ben de sırf stüdyoda kimin kimi katledeceğini öğrenmekten mahrum kalmamak için İstanbul’a gece treniyle gideceğim.

Not:Bütün bunların üzerine beni Kamuran Akkor’dan “Bir Teselli Ver” yorumu paklar ancak. Gencebay yorumuna saygı duymakla birlikte bu harkulade arabeski Kamuran’dan daha etkili seslendiren bana göre yoktur. Kamuran bu şarkıda caz terbiyesinden geçmiş sesini yüreğinize işler. Ya da benim yüreğime işliyor sadece bilemiyorum, ben ağlak bir şahsiyetim çoğu zaman. İşbu linkten indirebilirsiniz “Bir Teselli Ver”i, perşembeye kadar başa sarıp sarıp dinleyin, acınıza tuz olsun.(şey tuz basın diyecektim...)

Not2:Lerzan'ın adını bu işle hiç alakası olmadığı halde bol bol kullanmışım. Ama aklıma AKM'nin yeni binasında Kültür Bakanımız Sayın Koç ile göbek atabilecek dirayette başka san'atçı gelmedi. Bu arada yazmadan geçemem, Sayın Koç'un 21 Mart'da yaptığı konuşma beni pek duygulandırdı. Konuşmanın kısaca özeti: Sayın Başbakanım, Allah seni başımızdan eksik etmesin, mübarek şahsiyet, tanrının elçisi şeklindeki cümle öbekleriydi. Utanmasam Sayın Başbakan'a aşık olduğunu iddia edeceğim, neyse ki utanıyorum.(bunu bile yazarken kıpkırmızı kesildim) Koskoca Kültür ve Turizm Bakanı'na denmez öyle şeyler. İyi de Sayın Koç farkında mı ne Bakanı olduğunun? Farkındaysa eğer, gördüğümüz göreceğmiz en ezik bakanı neden izledik o zaman? Cevabı biliyorum canım...

24 Mart 2007 Cumartesi

Şimdi Sen Varsın, Seyyal Taner(1974)

Seyyal Taner'in 1974'de çıkarmış olduğu plağın B yüzünde yer alan ve pek ilgi görmeyen "Şimdi Sen Varsın" adlı şarkısını Youtube'da yakaladım. Seyyal konser versin, biz dinleyelim diye boşuna tutturmadım, buyrunuz "Laylaylooom, çatlasın düşmanlar/Benim de artık bir sevgilim vaaar..." şarkısının hemen akabinde hoplayıp zıplanarak icra edilecek harkulade bir aşk/meşk güftesi daha. Klibe takılmayınız, şarkıya kapılınız. Şarkıya kapılınız demişken 70'li yıllardaki çoğu Türkçe sözlü müzik gibi bu da aranjman, orjinali İtalyanca bir şarkıdır. Biraz araştırmacı ruhunuz gelişsin diye şarkının adını bulmayı size bırakıyorum. Bu arada aranjman demişken bu akşam itibariyle yeni bir keşifte bulundum (Amerika'yı yeniden keşfettim): Ajda'nın "Alışmak Sevmekten Daha Zor Geliyor" adlı şarkısının başındaki ve ortasındaki saksafon soloları büyük aşkım Marc Almond'un Torch'undan alıntı... Siz muhtemelen önceden biliyordunuz elbette.

23 Mart 2007 Cuma

İki Taze Haber...

Haftasonu öncesi Alternatif-İstanbul'un çenesi açıldı. İstanbul'daki etkinlik haberlerinin ardı arkası kesilmeyince site günde 3 kere güncelleniyor böyle...İyi ki blog sistemine geçmişiz, aksi taktirde çok zorlanırdım.

İlk haberi sevgili adaşımın sitesinden alarak bir nevi hazıra konmuş bulundum.

Flamenkoevi Dans Atölyesi Lorca'nın ünlü eseri Çingene'yi tek perdelik bir gösteri olarak 1 Nisan 2007 saat 18.00'da Muammer Karaca Tiyatrosu'nda sahneye koyacak. Gösterinin geliri ise yeni kurulan Kültürel Araştırmalar ve Kültürel Ayrımcılıkla Mücadele Derneği Enstitüsü'ne aktarılacak. İstanbul'da olan ve keyifli bir gösteriyi kaçırmak istemeyen flamenko sever arkadaşlar biletleri Flamenkoevi Dans Atölyesi'nden edinebilirler.

Adres: Asmalı Mescit Mahallesi İstiklal Caddesi No:21/8 Beyoğlu

Tel :0 212 249 16 16

İkinci haber ise elektronik müzik tutkunlarını çığlık çığlığa dans ettirecek türden:

Elektronik/Dans Kültüründe Bir Dönüm Noktası !

UNDERWORLD

15 Haziran Cuma

Efes Pilsen One Love Festival 6

Doğayla içiçe, gerçek bir parti atmosferinde geçecek olan yazın ilk açık hava festivali Efes Pilsen One Love Festival 6, dans müziğinde bir dönüm noktası olan Underworld'u ağırlıyor. İngiliz ikili Karl Hyde ve Rick Smith'den oluşan grup, rave kültürünü 2000'lere uyarlayabilen ve neredeyse 20 yıllık geçmişlerine rağmen hala şaşırtıcılığını koruyabilen yegane elektronik müzik projelerinden biri olarak kabul ediliyor.

Yeni Albümden Şarkılar, Müthiş Görseller ve Sahne Şovu Eşliğinde İstanbul'da Yeni Dünya Turnesi Konseri

İkili bu yaz başında yayınlanacak beşinci stüdyo albümleri için çalışmalarını hızlandırdı. Albümlerinin tanıtımı için gerçekleştirecekleri dünya turnesi kapsamında Avrupa ayağının ilk konseri şimdilik Efes Pilsen One Love Festival 6'da gerçekleşecek gibi görünüyor. İkili daha sonra Yunanistan'da Ejekt Festival, Portekiz'de Super Bock Rock ve İspanya'da Monegros Festival'da headliner olarak sahne alacak.

Yazın vazgeçilmezi Efes Pilsen One Love Festival, Beastie Boys ve Underworld'le birlikte bu yaz gerçekleşecek en önemli sahne performanslarına ev sahipliği yapıyor. Tanık olunabilecek en enerjik canlı performanslarıyla ünlü Underworld çarpıcı görselleriyle yazın ilk açık hava festivali olan Efes Pilsen One Love Festival'da olacak...

Yaza dans ederek başlayın!

Biletler çok yakında Biletix ve Babylon Gişe'de... (Beastie Boys İndirimli Biletleri satışta.)

If God was A Musician, He Would Be Van Morrison...

"Eğer Tanrı müzisyen olsaydı, kesinlikle Van Morrison olurdu!" der ecnebiler. Ben kişilik itibariyle çok tanrılı(!) bir inanca sahip olduğum için (şimdi müzika tanrılarımı saymaya kalkarsam satırlar kafi gelmez) direkt olarak, lafı hiç dolandırmadan Van Morrison denen cehennemlik adama sevgimi ve saygımı ve aşkımı ve bağlılığımı bildirip bana göre en lezzetli lokmalarıyla sizleri başbaşa bırakacağım bu güzel bahar gününde. Biliyorum ki siz bunlarla katiyen yetinmeyecek, "Astral Weeks, Madame George, Have I Told You Lately That I love You, The Way Young Lovers Do, Beside You, Crazy Love, Dancing In The Moonlight" adlı şaheserleri de hayatınıza katacaksınız...İster inanın ister inanmayın, "Brown Eyed Girl" şarkısını Morrison bana yazdı, aşkımız dünyayı sarsar, o derece...

do you remember when we used to sing?

sha la la la la la la la la la la te da sha la la la la la la la la la la te da

21 Mart 2007 Çarşamba

Ekinoks Çarpması

eleneksel aşk, çiçek, böcük, “bırak güneş kalbini ışıtsın”, “bu havada da evde mi kalınır”, “saatler ne zaman ileri alınacaktı?” mevsimi 21 Mart günü itibariyle başlamıştır, hayırlı uğurlu olsun efendim. Yeni mevsimle şimdiden pazarlığa tutuştuk, ben isteklerimi birbir sıraladığım bir dilekçeyi arzettim, elinde fosforlu kalemi, olabilitesi yüksek olanlara işaret koymaya başlamıştır sanıyorum. Bunların arasında kişisel çıkarlara yönelik arzular olduğu gibi aynı zamanda bütün insanlığa dair hayaller ve umutlar da var. (gerçekten var!) 21 Mart Bahar Bayramını (Nevruz) hep birlikte çocuklar gibi şen kutladık. (gerçekten kutladık!)

Kişisel dilekler kendime saklı kalsın, vatana millete hayrolsun diye dilediklerimin başında Seyyal Taner’in konser vermesi var. Şu aşağıdaki şarkısını saatlerdir dönüp dönüp dinliyor oluşumun nedeni baharın gelişi olabilir mi bilemiyorum. Sözleri gayetle teslimiyetçi olmasına rağmen melodisinden olsa gerek bana hoş bir iyimserlik veriyor. Bu şarkıyı bir Açıkhava konserinde Seyyal ile bağıra çağıra söylemek geliyor içimden. Fıkır fıkır fıkırdayayım, yerimde duramayayım istiyorum. Seyyal söylesin, biz eşlik edelim, konser alanı alkıştan yıkılsın, Seyyal sahnelere geri dönsün, albüm yapsın istiyorum, yine yeni yeniden eskilerin samimi şarkı sözlerine geri dönelim istiyorum. İstiyorum da istiyorum.

Linda haklı sanırım, beni ekinoks çarptı. Ama sakıncası yok, ben bu minvalde bir çarpılmadan gayetle memnun ve de mesudum. Bu yazının özü/ özeti: Seyyal sahnelere dön lütfen! Seninle eski günlere dönmekten mutlu olacak çok insan tanıyorum, bunlardan biri de benim! Bunun için bekliyorum memnuniyetle hala burada...

sen cok yasa(2).mp3

19 Mart 2007 Pazartesi

Ben Leonard Cohen'i Yazar Sanırdım...

Bütün küstahlığım üzerimde,evin arka odasına doğru kararlı adımlarla ilerliyorum. Bir zamanlar bana ait olan odadan melankolik müzikler yükseliyor. “Günaydın” diyorum küstah burnumu dikerek, “Ülker hani ben sana Yoshimoto’nun Mutfak’ını vermiştim ya, sen karşılığında ne vereceksin bana? Odanı karıştırmaya geldim, hahahahayyt!” şeklinde bir kötü kahkahası patlatıp şöyle bir dolanıyorum. Ülker çaktırmıyor ama gözlerinde “Bir kere de karşılıksız bir şeyini alayım be kardeşim” bakışını ben okuyorum, evet hiç kaçmaz. Bu konu hakkında tek laf etmeden yatağın üzerinde duran yeni olduğu belli bir dergiye doğru yöneliyorum: “Sen yenisin galiba, bebek!” diyerek elime alıyorum, Mart 2007, Sayı:1 diyor kapağında, “Eee, Ülker”, diyorum, “Yeni keşifler var galiba!” ”Evet, ilk sayısıymış derginin, Merve buldu, daha ben bile okumadım.” “Ukalalaşma Ülker, sen bana daha ben okumadan alamazsın mı demek istiyorsun? Sana gönderdiğim MP3’ler, Cd’ler, kitaplar ve şekerler gözüne dizine dursun!” diye gayet kaliteli bir duygu sömürüsünden sonra Başka adındaki bu yeni yayının sayfalarını karıştırmaya başlıyorum.(şekeri mahsustan ekledim ki etkileyici olsun.) İlk sayısında Brecht dosyaları olması dahi yeterince ilgimi cezbedecek bir durum. Ancak Başka’ yı diğer sanat yayınlarından daha başka kılan ana fikir daha ilk sayısından kendini belli etmiş: “Sanat yalnızca egemenlerin dışavurumu değildir, herkes sanat yapabilir!” Dergiyi incelediğim kadarıyla yazılarda bu temayı öncelikli olarak kullanmaya çalışıyorlar. İlgimi cezbeden konular arasında “Bir Delinin Kürtçe Güncesi” adlı tiyatro oyunun tanıtımı, zamanında TRT-2 ‘de izlediğimde dengelerimi sarsan ve beni Emile Zola ile tanıştıran “Germinal” filmi ile ilgili bir eleştiri, Charlie Chaplin, Marx ve Zeki Demirkubuz Filmlerine ilginç yorumların getirildiği iki makale bulunuyor. Eh bir sanat dergisinden bu kulunuz ne bekler daha?(yalan, daha çoğunu hep ister. Başka dergisi ilk sayısından “bana abone ol, beni hep elinin altında bulundur, beni orada burada bırak, başkları da okusun, beni paylaş/çoğalt” diye haykırıyor adeta. Böyle bir istek kesinlikle kırılamaz.

“Ülkercim, peki bu çalan nedir?”diye sordum dergiyi kenara bırakıp, “NEM diye bir grup, tam bize göre, insanın hayatını kaydıracak sözler, ona sahne olacak melodiler…” (tam olarak böyle demedi, ben daha şairane olsun diye çevirdim.) “Hmmm, myspace linklerini reca edeyim lütfen…” “CD’sini al istersen? “ “Yok, yüzsüz değilim o kadar. Aradan biraz zaman geçsin, 2 saat sonra alırım. :)” dedim. “Sağol be!” diye katiyen onaylayamayacağım ukala bir cevap verdi. Başka denen zaralı neşriyatı alıp kendi odama kapandım, NEM’in myspace sayfasını açtım, şarkı adlarını okudum: Kırılana Dek Büküldüm, Nükleer Kış ve Yarım Kalan Hayaller Yasındayız. Evet, arızalı/ Cohen etkisi altında oldukları apaçık belli bir grup daha keşfetmenin gönül rahatlığı ile koltuğuma gömülebilirim, Replikas’ın canlı performasında uzun gitar sololarıyla yıprattığı bünyeme melankoli aşılayabilir, güneşli bir pre-bahar gününde kaderime lanet edebilirim: “Dışarıda hayat var! Ama benim evden çıkasım yok.” Ama mozaik pasta yapacakmışız pudingden, o yüzden mecburen çıkmamız gerekiyor. “Ülker şeker de alırız, di mi?” diye sordum, Cevap: “Kesinlikle!” Hayatımda oldukları için mutluluktan uçtuğum insanlardan birisin Ülker, bilmeni istedim. (İki dakika önce el koyduğun Original Blues CD’min karşılığını almak için bilare uğrarım.)

Yazının başlığıyla içeriğinin uyuşmadığının farkındayım. NEM'in şarkılarının sözleri Cohen'i çağrıştırdığı için (gene o üstün(!) çağrışımlarım) lisedeyken ilk önce Cohen'in kitaplarıyla tanıştığıma, daha sonra müzisyen/ozan olduğunu keşfettiğime vurgu yapmak istedim. Bu son açıklamayı yapmasaydım elbette sizler başlıkla alakasız bir yazı okuduğunuzu sanacaktınız. Hala da öyle sanabilirsiniz, yazı yazarının elinden çıktığı anda okuyucunun malıdır.

18 Mart 2007 Pazar

Mutfak

Anneler, transseksüellik, sevdiğini kaybetme, mutfaklar, aşk, trajedi ve çağdaş Japonya'da özgür ruhlu iki kadının aklına gelen terimleri içeren iki öyküyü bir araya getiriyor.(Arka Kapak)

Banana Yoshimato’nun Mutfak adlı romanı bana Almodovar’ın Annem Hakkında Her şey filmini anımsatıyor. Olağanın dışına çık(a)mayan yaşamlarımızda garipsenebilecek tuhaf(!)-kime göre/ neye göre tuhaf- ilişkiler ve kişilikler yumağı ama karakterler öylesine içten ve hayatın içindeler ki bu durumu fark etmiyoruz bile. Almodovar'ın travestisi Agrado ile Yoshimoto'nun transeksüel annesi /babası Eriko'yu farklı coğrafyalarda, benzer ironilerle örülmüş birer öykünün kahramanları olarak görmemek elimde değil.

Mutfak; iki noktadan benim ruhumu sarıp sarmalıyor: Birbiriyle hiç de alakası olmayan iki ayrı konuyu alıp benzer durumlardan dem vurduğuna inandıran olağanüstü(!) çağrışım yeteneğimi(!) beslemesi ve kendi olay örgüsü içinde mutfak kültürünü alıp baş köşeye yerleştirmesi. Bunu yaparken sade ve karmaşık betimlemelerden uzak bir dil kullanıyor, kendi dilinde okuyamadığın bir kitabı biçimsel açıdan yorumlamak ne kadar doğru olur bilemiyorum ama Türkçe çevirisi oldukça sade, keyifli ve akıcı. (Çeviri:Alev Durucan) Uzun bir roman değil, mutfaklar, çay seremonileri, kayıplar, yemekler, gel-gitler arasında satırdan satıra atlıyorsunuz ve “Bana el salladığın için teşekkür ederim.” diyerek bitiveriyor. Yoğun bir çay içme arzusu duyuyorum ki bunu çayın hiçbir çeşidiyle arası iyi olmayan benim gibi biri için garip bir durum.

Bu kitabı çok üzüntülü olduğum bir kış gününde, Eskişehir’in en sevdiğim kitapçısında dışarıda duran ucuz kitap sepetlerinin birinin en dibinden buldum. O günlerde belli belirsiz bir iyimserlik duygusuyla hayatımdaki en zor günleri yaşadığımı sanıyordum. Hayır klasik tabirle “bir kitap okudum, hayatım değişti” diyebileceğim kadar etkilemedi beni ama dört sene sonra yeniden kitaplığımda görünce gülümsetecek kadar da iz bıraktı. Fazlasıyla kadınsı iki öykü içeriyor ancak bu bir handikap değil, neden olsun? Hangi kitapçının hangi arka raflarına atılmıştır, bulunur mu bulunmaz mı bilmem ama bazı kitaplar için elimizi kitap yığınlarının altına sokmaya değer, Mutfak da onlardan biri. (Ya da İdefixe gibi sanal mağazaların rahatlığından faydalanmak gerekir, kitabın fiyatı 2 veya 3 YTL idi yanlış hatırlamıyorsam.)

16 Mart 2007 Cuma

Domates, Kabak ve Patlıcandan Hayat Dersi Almak...

Gündüz niyetine, hayrolsun diyelim, dün gece rüyamda tezimi yazıyordum. Ama gerçek hayatta tezimi yazmıyorum mesela, daha başlamadım- araştırma kısmındayım. Ama rüya bu ya, tezimi yazıyorum işte. Ama gerçek hayattaki tezimi yazmıyorum rüyamda. Rüyamdaki tezim şu: Masanın üzerinde naylon poşetler duruyor, içinde domates, kabak, patlıcan, portakal vs. var. Masanın yanında da elektronik terazi, tezim bu sebzeleri-meyveleri tartıp not etmek. Hiçbiri aynı kiloda değil. Soru da bu: Neden bu sebzeler aynı kiloda değil? Gerçek hayattaki tezimde birilerine anket uygulayacağım. Rüyamda ise görüşme tekniği kullanmam gerekiyor. Rüya bu ya, manav falan da yok etrafta. İyi de ben kiminle görüşme yapacağım? "Sayın domates, siz acaba neden sayın kabaktan yarım kilo eksiksiniz?" diye mi soracağım? O da "Efenim, öncelikle bilimsel araştırmanıza bizleri konu seçtiğiniz içün minnetlerimi bildirir, akabinde üzüntüyle sayın kabaktan daha pahalı olduğum için yarım kilo eksik alındığımı beyan ederim" mi diyecek? İşte böyle tuhaf bir rüyaydı. Sonra sabah derhal ruyalar.com'a girip domates, kabak, patlıcan ve portakal'ın anlamlarına baktım. Şimdi:Rüyada mevsiminde domates görmek bereket ve bolluğa işarettir. Mevsim dışında görmek ise geçim sıkıntısına işarettir. (domates mevsimi değil, geçim sıkıntısı çekiyorum, doğru.) Rüyada kabak görmek; hasta ise sağlığına kavuşmaya, fazla mala, murada ermeye işarettir. (yakındır bu günlerin geçmesi) Rüyada patlıcan görmek; gören kişinin şöhret sahibi biri olacağına işarettir.(demek ki ünlü olarak muradıma kavuşacağım.) Turuncu kabuklu, iri portakal değerli eşya olarak yorumlanır. Portakal aldığını, bulduğunu gören değerli eşya sahibi olur. Rüyasında koyu turuncu portakallarla dolu bir ağaç gören kimse evini süsleyecektir. En değerli, güzel şeyleri satın alacaktır. (tarttığını gören ne olacak bilinmiyor.) Son olarak; Rüyasında terazi görenin, önemli bir konuda tarafsız karar vermesi gerekecektir. Elinde teraziyle bir şey tarttığını gören kendisiyle ilgili önemli bir karar verecektir. (işte olayın özü budur. Sanırım rüyam silkelen ve kendine gel, kararlarını bir an önce alıp uygula diyor.) İşte saçma sapan görülen bir rüya analiz edildiğinde bir nevi dürtükleyici olabiliyor. Lektüel bir not düşerek yazıyı sonlandırıyorum:buraya kadar dayandıysanız altıkırkbeş adlı şahane yayınevinin websitesine yatay geçiş yapın derim naçizane. Dayanamayanlar için daha ciddi bir yazıda bunu yine hatırlatırım. "Bir yangının külünü/ yeniden yakıp geçtin..." sizlerle efenim, öpsün sizi Zeki Müren...Son bir öneri yapıp gerçekten yazıyı bitireceğim: bir kadeh sıcak/soğuk kırmızı şarabınız var diyelim, içine bir dilim elma ve tarçın katın, martın kapıdan baktırıp kazma kürek yaktırdığı günlerde hiç yaşanmayan ve belki de gitgide eskilerde kalacak kış günlerini yadedin.

15 Mart 2007 Perşembe

Kuzguncuk (Devam)

Kuzguncuk notlarına devam edelim. Fotoğraflarımın ana subjesi evler yine…Kuzguncuk evleri fazla yüksek olmayan, iki veya üç katlı, ahşap ya da taş malzemeden yapılmış ve bir zamanlar semtin sakinleri olan Ermeniler, Rumlar ve Museviler’den izler taşıyan yapılar. “Loksandra: Bir İstanbul Düşü” adlı kitapta İstavroz sokağı için yapılan tanımlamanın aynısı Kuzguncuk’un dar sokakları için de geçerli: “Bir kadın kapısının önünde oturup ayaklarını uzatsa, parmak uçları karşı kaldırma değer.” İstanbul’un eski mahallelerine has bu durum evlere de yansıyor elbette: yapılar çoğunlukla sırt sırta, birbirlerinden destek alırcasına içlerindeki hayatlara sahne oluyorlar. Daha da güzeli birkaç sene önceki bakımsız evler yerini pencere önü çiçeklerinin sardığı harkulade yapılara dönüşmüş ki bu durumda Kuzguncuk’ta çekilen sinema filmlerinin ve televizyon dizilerinin etkisi büyük. Ama tek sebep bu değil, Kuzguncuklular yaşadıkları bu özgün semti yitirmekten imtina ediyorlar, çünkü Kuzguncuk’un bu anlamda elimizde kalan birkaç semtten biri olduğunu düşünüyorlar. Haklılar da.

Kuzguncuk’ta yaşayan insanlar semtleri hakkında neler söyleyecek diye merak edip karşılaştığım kişilerle sohbeti koyulaştırdım. 7 yaşından beri Kuzguncuk’ta yaşayanından tutun da 28 yıllık yaşamını hep burada geçirmiş bir genç adama kadar her çeşit insanla tanıştım. İlk sorum: “Kuzguncuk’ta yaşamak nasıl bir şey?” oldu. Bunu İstanbul’un yeni yerleşim birimlerinden birinde sorsanız oranın sakinleri muhtemelen “Yaşayıp gidiyoruz işte…” diye cevaplar. Ancak Kuzguncuklular yaşamlarını bu kadar basite indirgemiyorlar. Yolda karşılaşıp konuştuğum insanların çoğu emeğiyle geçinen, alt ve orta düzeyde geliri olan kişiler dolayısıyla Kuzguncuk’u en iyi onlar anlatabilir çünkü onlara göre bu semt kendilerine ait, sonradan yerleşip semtle herhangi bir bağ kuramadan yaşayıp giden “entellerin” değil. Bu ”entel” kavramı her sohbette kendini gösterince yorulunca bir şeyler atıştırmak için girdiğim ev yemekleri yapan sevimli bir dükkanda 1 yaşındaki mavi gözlü Hayat bebeğin 28 yıldır Kuzguncuk’ta yaşayan babasına: “Nedir entellerle alıp veremediğiniz? Ya da tam tersinden sormam gerekirse: Nedir onların sizle derdi?” diye sordum. Şöyle cevap verdi: “Adına entel denilen bir kesim var, bu insanlar Kuzguncuk halkından kopuk yaşıyorlar. Kuzguncuk’u kendi isteklerince anlatıyorlar etrafa, garip partiler yapıyorlar. Bence dejenere olmuş bunlar, asıl Kuzguncuklulara zerre kadar benzemiyorlar. Asıl semt sakinleri de zaten sevmez onları. Bakın, Kuzguncuk artık eskisi kadar rahat yaşanılan bir semt değil. Sahilde uyuşturucu kullanılır mesela, işte Kuzguncuk gecekondular, enteller ve asıl sakinleri arasında bölünmüş bir semt. Ama yine de bazı değerlerini yitirmedi. Eşim iki senedir Kuzguncuklu ama sokakta herkes selam verir, halini hatırını sorar.” Uzunca bir sohbetten sonra adıyla yaşamasını gönülden dilediğim Hayat bebeğin anne ve babasının yanından ayrılıyorum. İkinci makara filmimi Nikon'a takıyor ve evlerin fotoğrafını çekmeye devam ediyorum. Alışverişini bitirmiş evine doğru yürüyen Zuhal Hanım nereyi aradığımı soruyor, özellikle belli bir yeri aramadığımı, yalnızca Kuzguncuk ile ilgili bilgi almak istediğimi söylüyorum. Tam adamına rastgelmişim meğerse, Zuhal Hanım 7 yaşından beri bu semtte yaşıyor, bir partinin mahalle temsilcisi. Kaldırımın köşesine oturuyorum, o da poşetlerini kenara bırakıyor, başlıyor anlatmaya: “ Buraya ilk yerleşenler Yahudiler. Sonra Kayseri’den Ermeniler geliyor, sonra da Rumlar… Türkler en son yerleşenler semte. Bütün bu çok ulusluluğuna/ dinliliğine rağmen hep bir arada yaşar gideriz biz. Bazen birileri gelir, fotoğraflar çeker, çekerken “Burası dedemin eviydi…” diye ağlar. Kuzguncuk’un delisiyle tembeli boldur. (tam bu noktada hah, tam bana göreymiş diyorum, Zuhal Hanım’la gülüşüyoruz, devam ediyor.) Meydandaki kahvelere gidersen görürsün tembel bolluğunu. Burada kime sorsan Kuzguncuk ile ilgili bir şey anlatır sana. Birlikte yaşar giderler.” Sinagog ve camiyi soruyorum sonra: “Evet”, diyor, “ Hoşgörünün simgesi gibi cami ile sinagog yan yana. Tarih kitaplarına geçmiştir Kuzguncuk Camisi ile Sinagog.” Teşekkür edip devam ediyorum gezime, İcadiye Caddesi’nin üst kısımlarına tırmanıyorum. Buralar ya yangın yeri, ya da gecekondu mahallesi. Sahildeki yalılar ile aralarında eski ahşap ya da taş evler var. Köşebaşında bir zerzevatçı var, halini hatırını sorduktan sonra fotoğrafını çekmek istediğimi söylüyorum, kırmıyor. Sonra bir yaşlı amca ile karşılaşıyorum, “Kuzguncuk?” diyorum, “Ben eskisini bilmem kızım, 30 yıl önce Gümüşhane’den göçtüm, hep çalıştım” diyor. ”Ben de Karadenizliyim” diyorum, “Sen neredensin?” diye soruyor, “Babam Giresunlu, 15’inden beri İstanbul’da yaşıyor. Ben İstanbul’un eline doğmuşum böylelikle” diyorum. Hooop, aramızda bir bağ kuruluveriyor, biz sonradan olma İstanbulluyuz. Gözleri parlıyor amcanın bu benzerliğin etkisiyle, fotoğraf teklifime hayır demiyor. Sonra teşekkür edip gezimi sürdürüyorum. Bir oyuncakçı dükkanı görüyorum köşede, kapısında güleryüzlü bir başka Kuzguncuklu. “Fotoğraf çekebilir miyim?” diyorum, üzerini başını düzeltiyor, gülümsüyor benim Nikon’a. “Hah, meşhur oldun sonunda” diye laf atıyor yoldan geçen birisi, “Benim fotoğraflarımla meşhur olunmaz ama…” diyorum, “Bakma sen o zevzeke” diyor. Teşekkür ediyor, yoluma devam ediyorum. Sonra ilk önce dayanamayıp anlattığım eskici dükkanına düşüyor yolum. İşte burada entellerle alıp verilemeyenin ne olduğunu iyice kavrıyorum: “Entel olmakla entelektüel olmak çok farklıdır. O sonundaki –lektüel eki öyle farklılaştırır ki herşeyi! Buradaki kimileri bir şey bilmezler, ama sorsan küçük dağları bunlar yaratmıştır.” diyor Doğan Bey elindeki tahta parçasını yontarken. Sohbetin geri kalanını biliyorsunuz zaten, okumayanlar veya hatırlamak isteyenler buraya tıklayabilirler. Sonra yeniden Üsküdar Meydanı'na çıkıyorum, Mirimah Sultan Camisi'nin önündeki bilgi tabelasını okurken yanıma yaşlı bir dede geliyor, "Sen bilmezsin, bu caminin temelleri sudadır. Şimdi denizi doldura doldura, etrafını kaza kaza bu hale getirdiler. Kazdıkça tarihi eser buluyorlar, işleri bir türlü bitemiyor." diyor. "Halbuki" diyorum, "Eskiden ne kadar da yakışırmış Üsküdar'a!" "Evet, yakışırdı." diyor. Teşekkür edip ayrılıyorum yanından...

Uzun uzun anlattığım Kuzguncuk gezisi şimdilik bu kadar. Aklıma detaylar gelirse ekleme yaparım ama geri kalan her şeyi dediğim gibi fotoğraflar anlatacak, biraz daha sabır…

13 Mart 2007 Salı

Odunpazarı, Eskişehir(Evler)

Sizlerle birkaç tane daha Odunpazarı fotoğrafı paylaşmak istiyorum. Odunpazarı evleri özellikle Mimarlık Fakültesi öğrencilerinin dikkatle inceledikleri yapılardır. Çünkü bu evler İç Anadolu bölgesinin sert iklimine uygun bir biçimde küçük pencereli ve küçük odalı(ısı kaybını en aza indirmek için) inşa edilirler. Eğim ve eşik ihmal edilmez, böylece su baskınlarına karşı önlem alınmış olur.
Kimilerinde cumba vardır, yapımında ahşap veya taş malzeme kullanılır. Sade, gösterişten uzak ama bir o kadar da kendini belli eden evlerdir ve bütün eski evler gibi içlerinde yaşayanların hayatlarına sahne, nice değişimlere tanık, kimi zaman ise felaketlere özne olurlar. İşte o zaman yangın yerinde bir zamanlar ev olan bir yapının ocağının yıkıntılarını bulursunuz.