Jane Birkin: Gainsbourg'un Nefesini Uzaklara Taşıyan Rüzgar

Jane Birkin 18 - 19 Ocak'ta Babylon sahnesinde yeniden esecek ve konserin geliri Japonya'daki nükleer felalette zarar görenlere bağışlanacak.

Ane Brun:'Hayatın Anlamı, Hayatınızda Herşeyin Yolunda Olduğunu Düşündüğünüz Saniyelerde Gizli'

25 Kasım 2011 hayat takvimimizin en özel günlerinden biriydi. Konserden önce adına söyleşi demeye dilimizin varmadığı, bizde yaşamımız boyunca hatırı kalacak kahve sohbetimizde Ane Brun'u çok iyi müzisyenliğinin yanında, varoluş meselelerine kafa yoran, ölüm kadar, yaşamdan da korkan, uzun yollarla ve yolculuklarla barışık, müziğiyle kendi yaşam yolunu çizmeye çalışan bir kadın olarak tanıdık.

Destek Ol, Ekümenopolis Sinemalarda Gösterilsin

Şehirde yapılanların sorgulanması ve dönüşümde halkın söz sahibi olması gerektiğine inanan ve politikacıların tartışmaktan özenle kaçındıkları konuların kamuoyuna yansıtılması gerektiğini düşünen Ekümenopolis ekibi, belgeselin sinemalarda daha çok kişiye ulaşmasını sağlamak amacıyla Projemefon.com adresinde bir kampanya başlattı.

Erik Truffaz Quartet'ın Büyüsü

Erik Truffaz'ın 16 Aralık 2011'de Tamirane'de verdiği konserde hüzün dolu notaların uzun soluklu trompet sololarıyla birleşip ayrıldığı, trip-hop, elektronik ve drum'n bass denizlerine yelken açtığı bir gemideydik.

27 Şubat 2007 Salı

Son Aşkım...

Türk filmlerindeki çelişkiye hayranım. Mesela şu anda Filiz Akın ile Ayhan Işık’ın Karlı Dağdaki Ateş filmini izliyorum. Filiz Akın önce seni sevmiyorum, senden nefret ediyorum diyor, birkaç saniye sonra seviyorum diye sarılıyor, bir sonraki sahnede yaklaşma bana diye Ayhan Işık’ı ittiriyor. Ne yalan söyleyeyim, benden de kararsızlar varmış meğer…

Eskişehir’deyim. Kalabak suyuma, Bolulu Hasan Usta’nın krem karameline, eski fotoğraflarıma, okulun yayıl yayılabildiğin kadar çimenlerine kavuştum.Arkamda ise ailemi, eski fotoğraflarımı, kedilerimi, dostlarımı, Yeditepe’yi, izlenmemiş filmleri bıraktım. Her an dönebilirim, kurtuluş yok benden.

İlk fotoğraftaki uzatılmış ayaklar geceki tren yolculuğundan yorgun argın çıkan ve iki ders arası bulduğu iki saat molada çimlere yayılıp hem güzel havanın tadını çıkaran, hem de şekerleme yapan bendenize ait. Yanımdaki şahıs ise sorgusuz sualsiz yanıma kurulan davetsiz misafirim. Arsız herif izin almadığı gibi sanki babasının çimeni gibi yanıma böylece uzanıp keyif çattı. Birlikte yarım saat kadar siesta yaptıktan sonra derse gitmek için kalktığımda hala uyuyordu, başını kaldırıp bakmadı bile nankör. Yani… Aniden karşıma çıkan son aşkımı da böylece terk etmiş bulunuyorum. Kısa dönem ilişkilerin kadınıyım vesselam.

Bu siteye girmenizi tavsiye ederim, gayet fuzuli ama eğlenceli. Gelecekteki bebeğinizi, gizli aşkınızın nasıl göründüğünü, hangi hayvan olduğunuzu vs. gösteriyor. İyi eğlenceler.:)

24 Şubat 2007 Cumartesi

Savaşsız Bir Dünya İçin...

Bugün Küresel BAK'ın düzenlemiş olduğu "Savaşsız Bir Dünya İçin Buluşma" toplantılarının 4.süne katıldım. Ama toplantı başlamadan çok önce Taksim'e ulaşınca aklıma Savoy Pastanesi'nden börek ve paskalya çöreği almak geldi. İstanbul'un en lezzetli paskalya çöreği Savoy'da pişirilir, bilen bilir. Aynı zamanda küçük poğaçaları da harikadır. Gözüme bu sefer soya etli börek takılınca tatmak istedim. Paskalya çöreğimi sardırıp böreğin tadına baktım. İçinde patlıcan da olan soya etli bu börek öyle ahım şahım bir lezzette değil. Bir daha alacağımı sanmıyorum. Ama o paskalya çöreği...İşte onun için Bostancı'dan kalkıp Sıraselviler'deki Savoy'a gitmeye değer mi değer. Savoy'dan arta kalan zamanımı(oburum evet) eski kitaplar satan bir sahafın raflarında kitapları inceleyerek geçirdim. 3 kitap 2 lira olunca Afet Ilgaz'ın Ad Semud Medyen, Zeyyat Selimoğlu'nun Karaya Vurdu Deniz, Anna Seghers'ın Ödül, Joseph Kessel'in Gündüz Safası ve Steve Shagan'ın Sokak Melekleri adlı kitaplarını kaptım, kaçtım. Kaçmadım, usturupluca 6 kitaba 4 lira ödedim, çıktım. Nerede bu eski kitap cevheri diye soracak olursanız Sıraselviler'de Savoy Oteli'ni geçin, aynı sırada eski bir pasaj var. Kitap raflarını göreceksiniz zaten, sahafın adı Sayfacı ve pasajın içinde. İçeri girince yanlış olmasın 4 lira ödeyeceğim değil mi sorunuza "hayır 25 lira ödeyeceksiniz.

Gelelim toplantıya. Birinci oturumda adını ve ünvanını anımsayamadığım bir konuşmacı, Irak Öğretim Üyeleri Temsilcisi Amir El-İgaidi ve oğlunu Irak'ta kaybeden ve Amerikalı Savaş Karşıtları'nın simgesi haline gelen Cindy Sheenan birer konuşma yaptılar. Bu toplantıdan kendimce bazı notlar derledim, ilk konuşmacı sözlerini "Bunları zaten biliyorsunuz. Ama ilk ağızdan söylenince daha somut oluyor sanıyorum." diyerek bitirdi. Siz de bu okuyacaklarınızı muhtemelen biliyorsunuz ama arada bilinmeyen bazı detaylar var.

İlk Konuşma:

Irak'ta 200 kadar öğretim görevlisi katledildi. Üniversitelerde görevli hocalar baskı nedeniyle görevlerini bırakmak zorunda kalıyorlar. Bunun üç sebebi var: 1. İşgal Güçleri 2. Ölüm Tugayları ve çeteler 3. İşgal güçlerinin kurduğu hükümetler. İslam El Raavi'nin(öldürülen Irak Öğretim Görevlileri Derneği Başkanı) öldürülmesinden sonra herhangi bir soruşturma yapılmadı ve olayın üzeri örtüldü.

Cindy Sheenan:

Öncelikle ben bütün savaşlara ve şiddete karşı olduğumu söylemek isterim. Benim hükümetimin Iraklı kardeşlerime yaptıklarından dolayı özür dilerim. Benim sevdiğim Amerika artık yok, inandığım Amerika'yı yeniden yaratmak için dünyayı dolaşıyorum. George Bush'un dünyadaki bir numaralı terörist olduğunu düşünüyorum. Bence Saddam Hüseyin'in yanında o da yargılanmalıydı. Ancak Bush yalnızca bir kukla, ipleri başkalarının elinde. Amerika'nın %70'i Bush'a karşı ama yine de dünyanın geri kalanına istediğini yapabiliyor. İran'ın nükleer silahlardan arınmasını istiyoruz ancak Amerika'da binlerce nükleer silah var. Başka ülkelerde olmayacak ama sizde olacak, bu kabul edilemez. Benim oğlum Irak'ta öldürüldüğünde sizin de oğlunuz Irak'ta öldürüldü, insan yüreği tektir, acıyı nerede olursa olsun, aynı şekilde hisseder.

Irak Müslüman Alimler Heyeti Temsilcisi:

Irak yokedilmek isteniyor, dünyayı etkilemiş bir medeniyet yıkılıyor. Irak halkı çok kötü şartlarda yaşıyor. Hapishaneler korkunç durumda. Amerika demokrasi diye, özgürlük diye insanları öldürüyor, evlerini yakıp yıkıyor. Amerikalı askerlerin insanlık dışı tutumlarına bir örnek: Geçtiğimiz günlerde bir asker mahkemede yargılandı ve 100 yıla mahkum oldu. Nedeni bu askerin bir kız çocuğuna tecavüz ettikten sonra ailesiyle birlikte öldürmesi ve oturdukları evi yakmasıdır. İşgal güçleri bu örnekte görüldüğü gibi ırkçı ve baskıcıdır. İşgal güçlerinin kurduğu hükümetlerin ise onlardan hiçbir farkı yok. Tek çözüm, işgalcilerin Irak'ı terketmeleridir. Irak halkı direniyor. Bu direniş bütün ezilen halklar kadar bizim de hakkımızdır.

Cindy'i dinlerken kısa bir an Ortadoğulu bir annenin yerine koyuyorum kendimi. Küçük kızım dünyanın bir ucundan gelmiş bir batılı askerin tecavüzüne uğruyor, durduramıyorum. Aynı askeri birlikten bir başkasının annesi oluyorum ansızın. Oğlumun ölüm haberi geliyor banliyödeki sakin evime. Yıkılıyorum...Oğlum hiç görmediği insanları öldürüyor ve ülkesini savunan direnişçiler tarafından vuruluyor. Cindy'e bakıyorum, Irak'lı anneler için yüreği yanan bir kadın görüyorum. Öğretim görevlileri temsilcisini dinliyorum, "Bunları siz zaten biliyorsunuz..." deyişi çınlıyor beynimde. Biliyor muyuz? Irak ne ki? Televizyon haberlerinden ibaret Irak bilgimizle ne bilebiliriz ki? Hep bir ağızdan bize yardım edin, ABD'ye insanlık suçu işlediğini haykırın diyorlar. Dünyada bu sese kulak verenler 17 Mart'ta dünyanın bütün meydanlarında toplanacak ve ABD hükümetinin anlamadığı, kulaklarını tıkadığı gerçeği yeniden haykıracak: ABD Irak'tan Çık, Evine Dön. Arkanda 1 milyondan fazla ölü bıraktın, fazlasını sadece senin silah tüccarların ve paragöz şirketlerin istiyor. İstanbul ise bir daha bu gerçeği hatırlamak/hatırlatmak için Kadıköy Meydanı'nda. Detaylar için tıklayın.

Felafel House/Taksim

İstanbul yemek çeşitliliği açısından zengin bir kent. Beslenme şekli sebebiyle yemek seçmek zorunda olanlar ve genellikle dışarıda yemek yediğinde salataya ya da mezeye talim etmek zorunda kalanlar için farklı seçenekler sunuyor.

Kimi rivayete göre Mısır, kimisine göre Lübnan yemeği olan Felafel için kısaca Ortadoğu mutfağı'nın güzel bir lezzetidir diyip işin içinden çıkacağım ben. İstanbul'da da oldukça güzel Felafel yapan ve uygun fiyatlı bir mekan var: Felafel House. Nohuttan yapılan bir tür köfte olan Felafel vejetaryen lokantaların menülerinde mutlaka yer alıyor ancak Felafel House adlı mekan yalnızca bu konuda uzman. Talimhane'de(simit sarayının hemen yan sokağı) Filistinli bir baba-oğul tarafından işletilen küçük dükkanda bu lezzetli yiyeceği 5 YTL'ye tadabilirsiniz. Porsiyonları epeyce doyurucu, felafelinizin yanında humus, salata, "pita" adı verilen bir tür pide ve iki çeşit sos servis ediyorlar.

Felafel yapımı kolay bir yemek olduğundan evde de denenebilir. Portakal Ağacı adlı sitede verilmiş bu tarif ile değişik bir yemek hazırlayabilir, eğer tembelseniz Felafel House'dan alıp sağlığıma duacı olabilirsiniz. Evde hazırlarsanız yanına humus mezesini ihmal etmeyin, iki kadeh rakınız, ağrısız başınız, daha ne istersiniz bilemiyorum.

22 Şubat 2007 Perşembe

Radyo...

http://www.kurkehayir.org/akd/

Ne yazik ki dinleyemedik ama Radyo-1'deki Nuh'un Gemisi programinda yukarida adresini verdigimiz kultur sanat sayfamizdan bahsedildigi haberini aldik. Sevindik. Cunku bizler gibi her canlının yaşam hakkının var olduğuna ve doğanın bütünlüğüne dair kafa yoran sanatcilarin varligindan ve onlarin projelerini takip etmekten keyif aliyoruz. Hal boyleyken neden sayfalarimizda yer vermeyelim ki?

Ilk yazimizin konusu olan Morrissey'in vejetaryen oldugunu bilmekle birlikte tilki avcilarina karsi geldigini arastirinca ogrendik. Bir Morrissey dinleyicisi olup da yasam biciminden pekala haberdar olmayanlar olabilir. Morrissey vesilesiyle vejetaryenligi arastirabilirler, bu kisi neden Kanada turnesini iptal etti, fok katliami nedir diye bakinabilir, farkli bakis acilarina ulasabilirler. Bu sayfayi yapmaktaki amacimiz yukarida bahsettiklerimiz dogrultusunda insanlari dusunmeye sevketmek.

Bir video bile insanlarin hayatini degistiriyor. "Earthlings" adli filmi bugunku gosteriminde 70-80 kisi izlemis. Etkilenmisler. Internette arastirma yaparlarsa yollari birsekilde bizimle kesisecek. Filmi izlemeyi çok istemekle birlikte ne yazık ki olanak bulamadım. Elime bir videosu geçti. Ancak festival bittikten sonra sizlerle paylaşmayı düşünüyorum.(filmin yalnızca iki gösterimi vardı ve bitti. Gene de festivalin bitmesi gerektiğini düşünüyorum video linki için.)

Iste sanat diyalogun, kimi zaman tartismanin yapamadigini yapma, anlatamadigini anlatma gucune sahip. O nedenle, iyi ki yasamin butun oldugunu kavrayanlar, savunanlar, sanatina yansitanlar, bunlari elestirenler, izleyip dinleyenler, cevirisine, ulastirilmasina emek verenler var...Bilmeden kimlere ulasiliyor bu orneklerle goruyoruz.

Gene "Dust in The Wind" i dinliyorum. Hem de bir zamanlar bir hevesle kalkıştığımız podcastlerden. Tekrar dinlediğimde bir arkadaşımın yorumunun doğru olduğunu görüyorum. Kendisi "w" diyişime takmış durumda. Haklı sanırım, sesim kuyruğuna basılmış seksi bir fare gibi çıkıyor. Katlanabilirseniz ve ilgilenirseniz linki burada. Ama şarkı seçimlerime diyecek yok doğrusu. Amatör ve de iyi niyetli olduğumuzu eleştirmeden önce göz önüne alınız. Sözcükleri daha az yuvarlarsam bu kadar önemli bir konuda daha fazla ciddiye alınırım sanıyorum.

Nuh'un Gemisi adlı program Radyo-1'de yayınlanıyor. Önümüzdeki günlerde Kürke Hayır Platformu da bu programda tanıtılabilir. Duyurusunu yaparım. Vakit buldukça bu programı dinlemenizi öneririm zira hiçbir anlamsızlığa ve cıvıklığa yer vermeden, doğru bir dil ile çok yararlı konulardan bahsediliyor.

Maskeler...

Şu anda elimde okunup yorumlanması gereken iki kitap var: Biri Pınar Selek'in İstiklal Kitapevi'nden çıkan "Maskeler, Süvariler, Gacılar" adlı kitabı, diğeri ise Jean Genet'in Ayrıntı Yayınları tarafından basılan "Hırsızın Günlüğü" adlı kitabı. "Hırsızın Günlüğü"nü henüz yarıladım, Selek'in kitabına hiç başlamadım ancak ikisi de "bizim dünyamızdan" dışlananları, dışlananlara reva görülen amansız şiddeti ve "dışlayanların" çelişkilerini anlatıyor. Bizim dünyamız neresi? Bu sorunun cevabını arıyorum.

İki kitabın çantamda yanyana durduğu bir gecede arkadaşlarımla geçirilen hoş bir sohbet faslının ardından evime tek başıma yürürken "ştt bayan bak" diyen bir ses ile irkilmek, ses düzeyinin giderek artması, duymamışım gibi davranmak, akabinde "bayan ya bir bak nolur" diye yaltaklanan bir vatandaş ile burun buruna gelmek ve durup "sana bakarsam ne olabileceğini kuruyorsun merak ediyorum doğrusu!" diye cevap vermek zorunda bırakılmak...Ve düşünmek, aynı durumun bu adamın kızkardeşinin başına gelmesi halinde tepkisinin ne olabileceğini düşünmek! Ve bilmek, aynı durum karşısında kızkardeşini kuyruk sallamakla, cilve yapmakla vs. suçlayabileceğini, onu sırf biri asıldı diye hırpalayabileceğini bilmek! Ve sorgulamak: İkiyüzlü ahlak anlayışını, verdiğim cevapta acaba kendimi üstün mü gördüm, adamı aşağıladım mı diye iki arada bir derede kalmışlığımı sorgulamak!

Biri bir başka dilde, diğeri öz dilimde yazılmış iki kitap belki bana bu durumları anlamak için ayna tutacak. Bu iki kitap birlikte okunacak ve yorumlanacak. Bitirdiğimde paylaşırım sizlerle de düşüncelerimi...

21 Şubat 2007 Çarşamba

DANCE like nobody is watching

Uzun zamandır aradıgım, ılk ızledıgımde off ama yaa dıyerek geciştirmek istediğim, sonrasın da subtıtle ları okudukca, vayy evet budur dededirten , zaten var olan saygımın artmasına sebep olan bır klıp. Sıtede son zamanlarda muzıgın cok konusuldugunu dusunucek olursak dansı unutmamak lazım dıye dusunuyorum. Her zamankı gıbı paylasımcı ruhumla ıste karsınız da...

DANCE IS SILENT POETRY

Adblock

punk is still alive

Sitede yer almıs bır yazına ıstınaden Ezgicimm ,bu gün cok sık gecmediğim için farketmediğim ama aslında hep orada olan bu mınık duvar yazısının fotografını cektım bu gun. yer Coburg/ tren istasyonu , Almanya. hala seninle aynı fikri paylasanların varlıgından emın olasın dıye. Sevgiler. linda

enstrüman eşlikli Beatboxing

Adblock
Başlı başına insanın vucudunu ve diyaframını kullanmasına dayalı olan beatboxıng ın enstruman eslıklı yapılabıldıgını yanı bunu becerebılıcek dudakların ve dıyafram yapısının olabıldıgını bılmıyordum. Muhtesem olmuş. Sevgıler.

20 Şubat 2007 Salı

Rüyalarda Buluşuruz...

Gidemediğimiz Marc Almond konserine dair anektodlar sağdan soldan üzerimize üzerimize yağmaya başladı. Marc'ın Zeki Müren'in "Rüyalarda Buluşuruz" adlı eserini icra ettiği kulağımıza çalındı. Ve bu anektodun ilk videosu ses ve görüntü açısından kötü de olsa Youtube'a düştü. Morrissey'den sonra Marc Müren'in izlerinin peşinde, aynı zamanda yeni bir arkadaştan aldığımız havadise göre Marc, Zeki Müren albümü için hazırlık yapmaktaymış. Merakla bekliyoruz efenim. Bir sahil meyhanesinde Marc ile oturup rakı içmek, Türkçe hoşbeş edip Zeki Müren dinlemek geliyor içinden insanın. Evet bu hayalleri Moz için de kuruyorum, deniz börülcesi tatsa İstanbul'da kendini evlat edinecek yer arardı... Marc da iyi söylüyor Sanat Güneşimizin bu harkuade musiki eserini, telafuz bizim müzik kanallarındaki vicey kızlara(onlar kendilerine öyle dedikleri için vicey yazdım, okurken cey bölümünü sakız çiğner gibi, uzatarak söylemeniz gerekiyor. Nasıl desem...Yıkılsın orrtalıkkkkk!) ders olacak türden. Ne de olsa biri ruhunu kapıp İstanbul'a kaçmış, normaldir. Altta ise benim en sevdiğim video kliplerden olan Torch'un avangard klibini görebilirsiniz, Marc'ın Hülya Koçyiğit'ten daha uzun takma kirpiklerine ve Marc'ın benimkilerden güzel badem gözlerine dikkatinizi çekerim. Küçük Emrah'ın saç modeli ise nereden alıntı, anlamışsınızdır. Ah, Marc! Sen ne seksenlersin böyle!

19 Şubat 2007 Pazartesi

Turizm Adıyla Orman Tahsisi Sona Erecek

Bu aralar sevindirici haberler arka arkaya geliyor. Daha önce Turizm Teşvik Kanunu hakkındaki değişiklik önerilerimizi paylaşmıştım. Bu konuda Sorgun Platformu'nun çalışmaları sürüyor. Ancak varolan yasa dahi Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın yaptığı orman tahsisleri ile ilgili sorun görmüş olacak ki Danıştay yürütmeyi durdurma kararı verdi. Dolayısı ile Bakanlık da ön iznini vermiş olduğu bütün tahsisleri iptal ettiğini açıkladı. Konu ile ilgili Sorgun Platformu'nun Basın Açıklaması ise şöyle:
Your browser may not support display of this image.

Turizm Adıyla Orman Tahsisi Sona Erecek

2634 sayılı Turizmi Teşvik Kanunu, yürürlüğe girdiği 1983 yılından bu yana turizmi geliştirme adıyla yapılan orman katliamlarının sorumlusudur! Doğa gönüllülerinin “Tahsis Yasası” olarak adlandırdığı kanunda 2003 yılında yapılan değişiklikler, bu katliama büyük hız kazandırmıştır! Kanunun 8.maddesine dayanarak son iki yılda verilen ihale ilanlarının sayısı 335’tir! Madde 8, kanunun doğrudan ve açıkça ormanları hedef alan maddesidir! Bu tahsis ilanlarının 22’si Sorgun Ormanı gibi büyük çaplı tahsislere sebep olan “golf turizmi ve golf sahası” adıyla verilmiştir.

Sahaları tamamlayıcı tesis olarak 60 ayrı otel/turistik tesis ilanı da aynı kapsamda verilmiştir.Tüm bu kötü gidiş karşısında, gönüllülerin tahsisler için ayrı ayrı açtıkları davalar başarıya doğru giderken, alınmış olan bir mahkeme kararı, sorunun kökenine inerek, Sorgun Ormanı, Bordum, Çeşme gibi ön izin verilmiş tahsisleri bir süreliğine durdurmuştur! 2005/5371 dosya numarası ile Danıştay 6.dairede görüşülen “Madde 8’in Anayasaya aykırılığı” öne sürülerek Antalya Barosu tarafından açılmış olan dava olumlu sonuçlanmıştır.

Mahkeme söz konusu madde ve sebep olduğu orman tahsislerinde kamu yararının söz konusu olmadığını, dolayısıyla madde ve tahsislerin Anayasa’nın 169.maddesine aykırılık teşkil ettiğini kabul etmiştir. Dava, Anayasa Mahkemesi’nde görüşülmek üzere sona ermiş ve Anayasa Mahkemesi nihai karara varana kadar maddenin yürütülmesi durdurulmuştur. Bu kararla birlikte, Anayasa Mahkemesi kararı sonuçlanana kadar yeni tahsis yapılamayacak olması bizlerin yüreklerine su serpmiştir. Ancak, karar kesin izin verilmiş tahsislere etki etmeyecektir. Bu nedenle bizler, kesin inşaat izni verilmiş tahsislerin iptali için mücadelemizi sürdüreceğiz. Üstelik, bakanlık kararın temyizi için başvuruda da bulunmuştur.

Sağduyu sahibi mahkeme üyelerine yürekten teşekkürlerimizi sunuyor, hukuki süreç sonunda ilgili maddenin iptali kararının verileceğine yürekten inanıyoruz.

SORGUN PLATFORMU

www.sorgunplatformu.org,

sorgunplatformu@gmail.com

sorgunormani@yahoogroups.com

İletişim: Işıl ETEŞ (05054084482)

17 Şubat 2007 Cumartesi

İf! Bağımsız Film Festivali'nde "Dünyalılar"

Pazartesi Eki: Az önce aldığımız bir habere göre Earthlings'in bugünkü gösterimi bir aksilik nedeni ile iptal edilmiş. İf'in websitesindeki güncellemeler doğrultusunda yeni gösterim tarihinden haberdar olacağız. O nedenle bu film için bugün plan yapan arkadaşlarımızın bu duyuruyu dikkate almalarını rica ederim.

Haber bültenlerini izliyor musunuz? Ben izliyorum. "Ayy katiyen haber bülteni seyredemiyorum, hep magaaazin, hep magaaazin, CNBCE dizileri daha eğlenceli valla billa..." diyenlerden daha fazla entelektüel birikim yaptım haber bültenleri sayesinde. Mesela bu akşam sağolsun bütün kanallar Halit Ergenç'in(Aliye dizisinin Sinan'ı canım...Bir de Binbirgece'nin bişeysi, afedersiniz, unuttum adını.) drag queen haliyle üzerime üzerime geldi. Mavi tayt giymiş, makyaj yapmış, saçı uzunmuş falan. E, ben beğendim! Gerçi en sevdiği film karakteri Agrado olan bir hatun olarak normaldir beğenmem Ergenç'i mavi taytıyla. Asıl mevzu kendisinin haberlerde 10 sene önceki haliyle yer alması da değil zaten. Konuyu açtığım yere bakın, asıl diyeceğim şey "Hak Mücadeleri Bir Bütündür!" olacaktı. Örgüt sloganı atmaya başladı, hiii, derhal kaçalım bu sayfadan diyenler varsa durun efenim, yazının kalanı gayetle kültürel bir mevzudan dem vuracak. Yazıyı nereye bağlarım bilemiyorum ama, su yolunu bulur. (eskilerden biri gibi konuştum. su bir yere varmadan kesildi...ne tuhaf hayatıma girmişlerden "eski biri" diye bahsetmek. halbuki eski de değil, kayıp ruh o kadar...)

If! Bağımsız Film Festivali ile ilgili bir yazıyı birkaç gün önce siteye eklemiştim. Ön eleme yaptığımı, daha pekçok film çıkabileceği notunu da ekleyerek seçtiğim 6 filmin linklerini paylaşmıştım. (Seçtiklerim Atilla Dorsay'ın seçimleri ile fena halde eşleşince ruh yaşım konusunda şüpheye düştüm. Sonra dedim ki, Dorsay'ın ruh yaşı gençtir canım, kötümser olma. Sonra benim biricik sinema dergim Altyazı'dan Fırat ile de seçimler benzeşince "ohhh" dedim. Nedir bu referans merakı, bunu da anlamış değilim. Fırat'ı tanımam etmem, yakın arkadaşmışız gibi adıyla hitap etmemin nedeni soyadını unutmamdır. Yarım paragraf parantez içi doldurdum, hayret birşeyim. Kapa parantez.) Kısa bir geçmişe dönmeden sonra derhal asıl konuya giriyorum: "Dünyalılar" adlı filme. Filmin konusunu merak edip de okursanız Türkiye'de pek bilinmeyen, duyanların "O ne be" dedikleri Hayvan Özgürleşmesi kavramını göreceksiniz. Üzerinde "insanlar özgürleşmemişken"> diye argüman yaratmayın,"Hak mücadeleri bir bütündür, bölünemez. Eğer iyi aktivistseniz bunları birbirinden ayır(a)mazsınız." diye bir başlarım, sabaha kadar sürer. Filme dönersek "Dünyalılar" , giyimden gıda, eğlence ve deneylere kadar hayvanları insanların kölesi haline getiren uygulamarın perde arkasina ışık tutuyor. Hayvan hakları savunucusu aktör Joaquin Phoenix'in seslendirdiği, Moby'nin müziklerini yaptığı film içeriği itibariyle size eğlenceli saatler vaadetmiyor. Filmin içeriğindeki videoların benzerlerini defalarca görmüş bir kişi olarak bu videoların Hayvan Özgürleşmesi felsefesi ile ilgilenenlerin en önemli referans kaynaklarından olduğunu söyleyebilirim. Konu ile ilgili bilgi edinmek isteyenlerin bu filmi mutlaka izlemelerini ve yorumlarını paylaşmalarını rica ederim. Ben 19 Şubat Pazartesi günü AFM Fitaş'tayım. Hayvan Özgürleşmesi hareketinden arkadaşlarım da belki konu hakkındaki görüşlerini paylaşmak imkanı bulacaklar. Kesinleşmesini beklediğim bir durum var, olursa aktaracağım.

Özetle, "hak mücadelesi bir bütündür" derken çeşitli nedenlerle sokaklara dökülen aktivisterin temel felsefelerinin aslında aynı olduğunu vurgulamaya çalışıyorum. Çevreci aktivistler kimilerinin iki dal ağaç kurtaracaksınız da ne olacak dediği eylemlerinde, eşcinseller kendilerinin tavşanlar gibi seks yapıp duran ahlak yoksunu kimseler olarak gösterilmelerine karşı çıktıkları eylemlerinde, savaş karşıtları birilerinin kanından birilerinin semirdiği vahşetlere karşı durdukları eylemlerinde hep aynı ortak felsefe üzerinde buluşuyorlar, hal böyleyken neden birleşmesinler? Bundan kastım solun birleşmesi gibi bir şey değil, haşa... Zira bizim merkez sol tutup milliyetçilerle birleşme çabasında, o biraz tuhaf duruyor. Eski 68'lilerin medya patronu olması gibi birşey söz meclisten dışarı. Bundan kastım çevrecilerin eyleminde savaş karşıtları, savaş karşıtlarının eyleminde eşcinseller, eşcinsellerin eyleminde hayvan özgürleşmesi hareketini savunanlar aynı meydanlarda tuhaf durmazlar demektir. Ezcümle, "Dünyalılar" filmini es geçmeyiniz, hayatınızı değiştirebilir. Fırat'ın soyadı Aslan bu arada, hatırladım.

16 Şubat 2007 Cuma

Punk Ölmedi, Kalbimizde Yaşıyor...

Efendim, punk öldü de çoktan gömüldü mü tartışılır ama İstanbul'un bir duvarında hatırasını bıraktıkları kesin.(Böylece bir Ezgi takıntısı ile daha tanışmış bulunuyorsunuz: duvar yazıları. Üzerinde yazı olan duvarlara dayanamıyorum, derhal elim emektar Nikon'a gidiyor.) Kısacık ömürlü Punk daha ben bile doğmadan rafa kalkmıştı ama eskiler her daim iyidir felsefesine yürekten inandığımdan hala kimi grupları ne durumdalar, yeniden birleştiler mi, acaba parasız kaldıkları için mi turne yapıyorlar diye diye takip ederim. Elimize ulaşan bülten Beastie Boys'un 17 Haziran gecesi İstanbulda olacağını bildiriyor.

"Yaz mevsiminin habercisi Efes Pilsen One Love Festival bu yıl 6. kez müzikseverler ile buluşmaya hazırlanıyor. Pozitif organizasyonuyla gerçekleşen festival ilk kez bu yıl 15, 16 ve 17 Haziran tarihlerinde 3 gün boyunca sürecek. Bugüne kadar Morrissey, Moby, Manu Chao, The Black Eyed Peas gibi müzik dünyasının en önemli isim ve topluluklarını ülkemize taşıyan Efes Pilsen One Love Festival bir kez daha ülkemizde yıllardır merakla beklenen bir başka grubu müjdeliyor : Dünyanın en önemli hiphop / punk topluluğu Beastie Boys 17 Haziran gecesi İstanbul'u adeta sallayacak. "

Gelen bir başka haber ise punk dinleyicisini havalara zıplatacak cinsten: Temmuz ayında ise İstanbul Cake grubunu ağırlayacak. Tamam, ben geniş katılımlı açıkhava festivallerinden hazetmem, her tarafta içen, kusan, kavga eden tipler vardır, ne dinlediğinizi, ne de konuştuğunuzu anlarsınız. Ama Cake Massfestival kapsamında 14-15 temmuz'da İstanbul'da. Festival'in adı dahi benim fobimi arttıracak cinsten olduğu için gitmeyebilirim. Gitmek çok şart değil, ev konserlerine razıyım ama bilgi vermek babında-rehber olmak kolay değil, Almond'u en parasız halimle duyururken bu siteden okuyup gidebilecekleri düşünerek ve kıskanarak yazdığımı kimse bilmez, şimdi öğrendiniz.-haberini ekliyorum. Sevenleri tadını çıkarsın, gidenler gitmeyenlere anlatsın diye ekleyerek...

Beastie Boys Official Web Sitesi : http://www.beastieboys.com

Ayrıntılı bilgi www.pozitif.info , www.efeskeyfi.com

14 Şubat 2007 Çarşamba

Ondörtşubatgününüzkutluolsun...

Bugün özel mi özel bir gün. Hayır, ondan dolayı değil.:) O konudaki düşüncem ne yazık ki bu şarkının sözlerinden ibaret. Zaten Google'a da teesüf ediyorum, çikolataya batırılmış çileğin "g" harifinin yerini aldığı bir logo yapmış, açıp açıp yalanıp duruyorum sabahtan beri. Bir de başka gün yokmuş gibi diyete de başlamış bulundum bu sabah itibariyle. Zor oluyor, çok zor...

Bugün Marc Almond İstanbul'da performans sergileyecek. Son zamanlarda kaçırdığıma üzüldüğüm konserler hanesine yazdım şimdiden. Ben de evde dinliyorum.

Sadece Almond'a değil, şu aralar Radiohead'in Optimistic parçasına takılmış gidiyorum. Vokalim pek hoş doğrusu, suratsız Yorke görse gözleri dolar. Hayır Yorke ile alıp veremediğim yok, severim keratayı. Ama tipi bana birini hatırlatıyor, eskilerden birini...

Almond İstanbul'u müziğine bularken takvimden bir gün daha düşeceğiz hep birlikte...Öyleyse 14 Şubat'ınız kutlu olsun. Hayır, o değil.:) Öykü Gününüz kutlu olsun!

13 Şubat 2007 Salı

Choose Life.../Seç...Hayatı Seç...

hayatı seç. mesleğini seç. kariyerini seç. kocaman siktirici bir televizyon seç, otomatik çamaşır makinesini seç. arabanı, cd çalarını ve elektrikli ev aletlerini seç. sağlığını seç, düşük kollestrolü ve dişlerine ilk günkü gibi bakmayı seç. pembe panjurlu bi ev seç. arkadaşlarını dikkatli seç. iyi bir tatili ve bavulu akıllıca doldurmayı seç. en güzel sıçtığımın fabrikasında üretilmiş en güzel sıçtığımın elbiselerini seç. dini ve dua ederken en bok olduğumuzu düşünmeyi seç. o salak televizyonun karşısıda oturup o salak programları seyrederken tıkınmayı seç. sonunda da sefil bi evde yalnız başına geberip giderken, yerini senin yerine geçmek için seni kandıran bencil ibnelere bırakmayı seç. çürüyüp* gitmeyi ve yetiştirdiğin gerzek veletlere rezil olacak biçimde kendi altına etmeyi seç.* seç. hayatı seç.(Trainspotting filminden)

Biraz da Fotoğraf...

"Bugünlerde dünyayı bir fotoğraf makinasının objektifinden izliyorum ve bu bana güven veriyor; çevremdeki gerçekler çevrelenip kesin olarak tanımlanmış gibi geliyor." (Gölge ve Meridyen, Paulo Maurensig)

Trenler Yine Gidiyor/Annem Hakkında Herşey

Muzaffer Hacıhasanoğlu'nun "Trenler Yine Gidiyor" adlı romanını yıllar önce bulup okuduğumda hayatımda bu denli yer edinebilecek tek vasıtanın tren olduğunu tahmin edemezdim elbette... Daha önce de yazmıştım, şehirler trenle başlayıp trenle bitiyor benim için, içinden tren geçen şehirleri daha bir seviyorum. Hemzemin geçitleri, birkaç şehri bağlayan kavşaklar, küçük kasabaların güzel istasyonları, tren şefleri, makinistleri, demiryolu işçileri... Defalarca görüp geçseniz de her mevsimde ayrı renge bürünen dağların-ovaların arasından geçmek, yorulunca uykuya dalmak, belki rüya görmek...

Belki trenlerle bu kadar haşır neşir olmaktandır, içinden tren geçen filmleri ayrı severim. Onlardan biridir Almodovar'ın "Annem Hakkında Herşey(Todo Sobre Mi Madre)" filmi. Tren Manuela'nın kaçış simgesi olarak kullanılır, filmin başında oğlunun babasından kaçmak için Barselona'dan Madrid'e giderken, filmin ortasında yıllar sonra eski kocasını bularak oğlunun öldüğünü söylemek için Madrid'den Barselona'ya giderken ve AIDS hastalığından ölen Rosa'nın oğluyla yeniden Madrid'e dönerken trende yalnız başına oturan Manuela'yı görürüz. Filmin en sonunda Manuela artık iki yaşına gelmiş bebek ile yeniden Barselona'ya giderken-ama bu sefer kaçmak için değil, bir AIDS konferansı için- görülür. Bebek annesinden aldığı virüsü yenmiştir ve bu nedenle onu incelemek isterler. (Kimileri bu sonun Almodovar'a yakışmadığı düşüncesinde, daha kara bir son beklediklerinden olsa gerek. Ben Almodovar ne derse doğrudur gibi bir teslimiyet içinde izlerim bu filmi, sonu nasıl bağlanmış beni ilgilendirmez.)

Sadece tren değil beni bu filme bağlayan unsur. Asıl beni peşinden koşturan Agrado'dur. Bu filmi bırakın, bütün Almodavar kadınları içinde en çok sevdiğim karakterdir O. Kalbimi şu aşağıdaki replikleri ile kazanmış olan Agrado...

Manuela:Bu Chanel mi, gerçek mi?

Agrado:Ah, Hayır şekerim…Gerçek Chanel’e yarım milyon verecek kadar aptal mı sandın beni. Gerçek olan tek şey var o da duygularım. Bir de yeni taktırdığım silikonlar o kadar.

Agrado(Tiyatro Sahnesinde):Şu anda bilmediğimiz nedenler yüzünden her gece bu sahnede büyük başarılar kazanan iki oyuncumuz bugün bizimle olamayacak. Zavallılar… Sonuçta oyunu iptal ediyoruz. İsteyenler bilet parasını geri alabilirler. Ama yapacak başka bir işi olmayanlar ve madem ki tiyatroya geldik diyenler için hiç rahatsız olmayın, ben büyük bir zevkle hayat hikayemi anlatıp sizi eğlendirebilirim.(çıkanlar olur) Güle, güle, çok üzüldüm. Ama yine de sıkılırsanız horlayın, şöyle…(horlama sesi çıkarır) O zaman hemen anlarım ve size kesinlikle darılmam. Gerçekten, ciddiyim! İsmim Agrado, çünkü hayatım boyunca başkalarını mutlu etmeye çalıştım, bu yüzden. Sadece hoş değil, aynı zamanda da çok farklıyım. Şu vücuda bakar mısınız? Hepsinin ölçüsü aynı. Mesela gözlerim 80.000. Burun 200.000, çöpe atıp yenisini takıyorlar, ama benim kişiliğime uygun düşmez, kesinlikle elimi bile sürmem. Devam ediyorum. Göğüsler, 2 tane, beni canavar sanmayın, her biri 80. Çok iyi fiyat verdiler. Silikonlara geliyoruz…(Seyircilerden biri nerde diye sorar. Agrado sırasıyla gösterir) Alın, elmacık kemikleri, kalça ve popo… Toplam 100.000 civarında, hepsini toplarsan ucuz bile sayılır. Sonra yüz gerdirme…Lazerle kesin epilasyon, bence her kadın bunu yaptırmalı. Kadınlar kadar erkekler de…Saati tam 60.000 kadar, tabi ne kadar tüylü olduğunuza bağlı. Bir ya da iki seansta biter ama folklorik bir tipse uzun sürebilir. Her neyse dediğim gibi, farklı olmak kolay iş değil…Bu işlerde kararlı davranmak gerek. Çünkü insan ne kadar farklı olursa hayalindeki kendine o kadar çok yaklaşır.

İçinden tren geçen "Annem Hakkında Herşey"i her zaman ağladığım yerlerinde gözyaşlarımı kimseden utanmadan akıtarak yeniden izledim bu gece, hem de trende hızla bir başka şehre, yaşamımın ben çekip gelsem de da hep parçası olacak bir şehre, belki de son birkaç ay daha gelip gidebileceğim bir şehre akıp giderken... Baktım şöyle bir etrafıma, utanacak, ağlamaktan imtina edecek kim vardı ki? Anlatılan öyküyü bilselerdi en az Manuela kadar sızlardı yürekleri çünkü... Çünkü Almodovar bu filmi onlara adamıştı, oyunculuk mesleğini seçen kadınlara, anne olmak isteyen kadınlara, annelere ve annesine...Lütfen baştaki Tajabone (filmin başında, trende çalar) parçasının sesini sonuna kadar açıp trenleri, kadın olmanın ne gerektirdiğini hepimizden daha iyi bilen Agrado'yu, Arzu Tramway'ını, kaybettiklerinizi, geçip gittiğiniz şehirleri ve annenizi düşünün ve bu filmi onunla birlikte izleyin, izleyemiyorsanız bile bırakın anneniz yanınızdaymış gibi film sizi sarıp sarmalasın.

12 Şubat 2007 Pazartesi

Kezban İstanbul'da-2: Yerinde Yeller Esen Trafik Işığı

Ey başını kaldırmadan minibüsten inmeye kalkan Kezban! Gözün oynaşta(farz-ı misal yani), kulağın "The Stars We Are" da olursa müsait bir yerde inmek istediğin, o her zaman köşe başında duran trafik ışığının yerinde yeller estiğini görür, beyhude elin alemin maskarası olmazsın toplu toplu taşınırken.

-Şöför Bey trafik ışığını geçmeden ineyim ben lütfen.

-Hangi trafik ışığı hanfendi?
-E, işte bu trafik ış... Bi dakka ya...Ay çok afedersiniz, kaldırmışlar mı buradakini?
-Eh, bir ay oldu nerdeyse.
-E ben İstanbul'da değildim bir aydır.
-Şimdi de mi görmediniz?
-......

(Kahkahalar... Ben kendime Kezban demiyorum boşuna. Bazen beyinde sinir iletimi yapan bağlantılar kısadevre yapıyor. Hem ayrıca bu dünya Sultan Süleyman'a kalmamış, alelade bir sinyalizasyon direğine mi kalacak...Hem de İstanbul'da! Adamlar koskoca Üsküdar'ı taşıdılar bir yerlere, şimdi kimse bulamıyor yerini. Bunu bile bile trafik ışığının hesabını sormak sana mı düştü ey Kezban! En nihilistinden felsefemi de yapıyor ve izninizle birkaç saatliğine Eskişehir'e kaçıyorum, yarın 5 gibi siz Jimmy Buffet'dan "It's Five O'Clock Somewhere"i dinlerken ben İstanbul'a dönmüş olurum.)

11 Şubat 2007 Pazar

İstanbul'un Umumi Tuvaletleri

İstanbul'da yaşayıp da şu aralar en çok ziyaret etmek istediğim yerlerin başında Beşiktaş Çarşısı'ndaki ilginç umumi tuvaletin gelmesi ne tuhaftır... Geçtiğimiz ay üç arkadaşımla Ortaköy'den Beşiktaş'a doğru yürürken konusu açılan ve pek övülen Altun Tuvalet ile ilgili bir gazete haberine rastgelince yolum Beşiktaş tarafına düştüğünde ilk işim Beşiktaş Çarşısı'na uğramak olacak. Tuvalet deyip geçmemenin gerektiğini en iyi durumun vahimleştiği ve tuvaletin kapısını aradığınız o son bir dakikada anlarsınız. Hani derler ya bir dakikanın uzunluğunu helanın kapısını bulamadığınızda idrak edersiniz diye...

Gene öyle günlerden biri... Hava yağmurlu mu değil mi ben hatırlamıyorum, Linda belki bilir. Tünel'den Karaköy'e yürümüş, fazla kıkırdamaktan vahim derecede sıkışmıştık. Baktık değil eve, Kadıköy vapuruna kadar dayanacak durumda değiliz, Karaköy altgeçitteki tuvalete zor atmıştık kendimizi. Umumi bir mekandan bal dök yala temizliği bekleyemezsiniz elbette ama gelip geçenden 1 lira gibi biraz tuzlu bir bedel talep eden Tuvalet Görevlisi/Bekçisi-yani gülmeyin, o meslek nedir?- ortalama bir hijyen sağlayabilir. Adı Modern WC olan ama kendisi dökülen tuvaletlerden yakınan Mustafa Bey pek çok kişinin bu işi beğenmediğini; kompleks yaptığını söylemiş gazeteye verdiği röportajda. Karaköy Altgeçit Modern WC'sinde dile getirdiğimiz fazla değil, yeter miktarda hijyen talebinin akabinde görevli tarafından kaltak damgası yiyip kovalanınca kendisine hak vermemek elde değil.

Neyse ki İstanbullunun imdadına Şirket-i Hayriye Vapurları'nın daracık ama nispeten temiz tuvaletleri yetişiyor. Üstelik yalnızca soluduğumuz havanın bedava olduğu zamanlarda henüz para talep eden yok. Kemal Sunal filmlerinden birinde anımsarsınız, İstanbul'da işemenin bile paralı olduğunu görüp köyünde derme çatma bir hela kurarak
Üzerine "Aga'ya Beleş" diye bir tabela asıyordu Feyzo. Köylüler "Kibarlaştı" diye dalga geçiyorlardı helaya bile para aldığı için. Dışı sizi, içi biz İstanbulluları yakar o umumi helalar, modern WC'ler...

10 Şubat 2007 Cumartesi

"Teşekkürler İstanbul!"

Beyoğlu'nun kavrulmuş bütün fındıklı çikolatası(Mabel olacak), badem şekeri, iki kadeh Efes rakısı, deniz börülcesi ve müzika! İstanbul'a dair bir dönem boyunca kurduğum en çılgın hayallerimden biri dün akşam gerçekleşti.

Beyoğlu'nun gözgözü görmeyen cuma kalabalığını atlatıp sızmalı deniz börülcesi ile demlenmeye oturduğumuzda satler 6.30'a geliyor ve İstanbul Bonnie "Prince" Billy'i ağırlamaya hazırlanıyordu. Çilingir soframıza kaptırıp konsere on dakika kala ayaklandığımızda mis gibi sızmanın içinde kalan börülce'deydi gözüm. "Paket yaptıralım, yerim ben onu" önerim şiddetle reddededilince üzüntümden Mabel'ime sarıldım. Midesi tarafından yönetilmek ne zor iştir, bilen bilir. Özellikle kimi kadınlarda çikolata kokusunu 200 mt. öteden almak gibi bir yetenek vardır, ben onlardan değilim. Benim tutkum yalnızca Beyoğlu çikolatasına ve Acıbadem kurabiyesinedir tatlı olarak.(eh, daha ne olsun!)

Bonnie "Prince" Billy ve grubu sahneye çıkıp da enstrümanları çalıştıracak elektrik bulamamak gibi bir aksilikle karşılaşınca fırsattan istifade kalan çikolatamı bitireyim dedim. Arkadan bir ses: "Ahhh çikolata..." diye içini çekince paylaşmak farz oldu. Tam o anda "Yasak hemşeriiim yiyecek!" diye görevli tepemizde bitmeseydi CRR'yi altın gününe çevirmemiz kaçınılmazdı. "Yiyecek değil bu, çikolata" dememize rağmen tınlamayan ve bana "bağyyyaaan" deme cüretini gösteren görevliyi kınıyorum.

Ve nihayet Bonnie "Prince" Billy sahnede! Fazla söze gerek var mı bilmiyorum. 2 saat aralıksız "The Letting Go" albümünden çalıp söyleyen grup bisten sonra "I see a darkness" ı icra edip olaya son noktayı koydu. Aksilikle başlayan konser sahne üstü atışmalarıyla sürdü, Oldham'ın gitarıyla aynı renk buz mavisi çoraplarıyla renklenip İstanbul'u melankoliye ve felsefeye buladı ve bitti. Hangi akla hizmet "Master and Everyone" ı canlı dinleyemeden dönüp geldim anlamak mümkün değil. O sırada dışarı çıkmıştım, Bonnie'ye kötü zamanlama nedeni ile teesüf ederim. Ama "I Called You Back" i tabi ki kaçırmadım ve söylemesi ayıp karga sesimle eşlik bile ettim. "I See A Darkness" ta yanımdaki şahsı rahatsız bile ettim. Bunun yanısıra yanımızdakilerden biri uyuyakaldı, CRR 'ın havalandırma sistemi çalışmadı ve bendeniz tutup bir ecnebiye Türkçe olarak lavabonun yerini sordum. Kendisi benim görmediğim dağ gibi görevliyi gösterip "ask him/ona sor" dedi, görevli "bağyaan, öbür tarafta lavabolar" dedi, ben sinirden dişlerimi gıcırdatırken ecnebi arkadaş da görevliyi taklit edip "beayyan, o tırafteaaa" demeye çalıştı. Buna yaklaşık on dakika gülüp durdum, çikolatadan herhalde. Rakıdan mı acaba?

Cumartesi sabahı gazete okurken gözüme çarpan bir haberi aktarmak istiyorum. İstanbul'a dair güzel bir proje hazırlanmış. İstanbul'a dair ayrıntılar, sokaklarında dinlediğimiz müzikler, içinde kaybolduğumuz semtler, çoğu zaman yüzüne bakmadan görüp geçtiğimiz insanlar için bir İstanbul Sözlüğü oluşturulmuş. İstanbul ile ilgili bütün özellikler madde madde bu sözlükte toplanıyor. İncelemek ve belki katılmak isterseniz adresi işte burada.

Artık dinginlik zamanı... Güzel bir müzikle yanı başımda mırıldayan Beter'le uyuklama zamanı...İstanbul, teşekkürler güzel dostlarla paylaşılan harkulade bir sahne olduğun için. Üçnoktabir 'in "Dediler ki" parçasını biz Beter oğlumla pek sevdik, siz ne düşüneceksiniz bakalım.

9 Şubat 2007 Cuma

!F Bağımsız Film Festivali

!F İstanbul benim okul durumlarım sebebiyle yıllardır "ah o gemide ben de olsaydım/ uzak denizlere yol alsaydım" dediğim bir festivaldi, genelde Eskişehir'de olduğumdan kaçırır ve bütün hırsımı aynı döneme denk gelen Kısa Film Gösterimleri'nden çıkarırdım. Bu sefer nasıl olduysa 15-25 şubat arasında program yapmışlar ki benim halen buralarda olduğum tarihlere denk geliyor. Sevindim.

Gerek İstanbul Film Festivali olsun, gerekse !F Bağımsız Film Festivali, bütün sinemaseverlerin ortak yakınması film sayısının fazlalığı, zamanın ve paranın ters oranda azlığıdır. Eğer bütün festival okulunuzun kampüsünde geçmiyorsa ve bilet fiyatları 2,5 liradan satılmıyorsa programdan eleme usulü ile film seçmeniz gerekir. İstanbul gibi bir kentte sinemaya gitmek için yola çıktığınızda göze alacağınız zaman ve para miktarı azımsanacak gibi değildir. Az film olsun, öz film olsun diye serzenşte bulunsak da düşünüldüğünde gösterime girecek filmlerin çok olması seyirci lehine aslında. Bilet fiyatları ise tam 11 lira, öğrenci 9 lira olarak belirlenmiş, insanın hiç indirmeseydiniz diyesi geliyor. Ama festival düzenlemenin, hele İstanbul gibi bir kentte ne kadar meşakatli olduğunu bildiğimizden bu diyeceğimizi yutuyoruz. Yapıkredi sponsor olmuş da Telecard sahiplerine bilet fiyatı üzerinden %50 indirim gelmiş neyse ki... Geçtiğimiz yıldan beri ise If! organizatörleri Anadolu yakasını ve Ankara'yı da programa dahil ederek hayır duası topluyor.

Festival programını buradan öğrenebilirsiniz. Ben bir eleme yaptım kendimce, bu filmleri izlemeye çalışacağım. Aktifist ve Gökkuşağı bölümlerindeki bütün filmleri izlemek istediğim için seçimi sonraya bıraktım. Müzik, Hayat, Film bölümü ise yine özel ilgi gösterilmesi gereken filmleri içeriyor. Pek kalabalık festival insanı olmamakla birlikte Nick Cave, Joe Strummer ve Morissey gibi isimlerin gelip geçeceği Glastonbury ise benim ilk tercihim.

1. Başkalarının Hayatı / Das Leben De Anderen / Lives Of Others

2. Sabun Köpüğü / En Soap / A Soap

3. Pusher 3: Bana Derler Azrail / Pusher 3: I'm The Angel Of Death

4. Behice Boran: Son Nefesine Kadar / Behice Boran: Till Her Last Breath

5.Sapığın Sinema Rehberi / The Pervert’s Guide To Cinema

6. Glastonbury / Glastonbury

!f 2008 Seçkisi İçin Tıklayın.

8 Şubat 2007 Perşembe

Marc Almond İstanbul'da/ 14 Şubat Çarşamba 21:00-Studio Live

Geliyor, o meşhum gün geliyor. Yine gazeteler, televizyonlar başladı şurada yemek yiyin, bu otelde kalın demeye. Ama hiçbiri Marc Almond konserine gidin demiyor. Onu da biz diyelim madem, adımızın önüne boşuna Alternatif'i koymadık.

Aslında konser haberlerini yan menüye ekliyoruz. Ama mevzu mahis Marc Almond olunca orası dar geldi. 80'lere dair sevdiğimiz ender müzisyenlerden biri olan Marc Almond, 14 Şubat Çarşamba günü Studio Live'de. Organizatörler bilet fiyatlarını arttırma hakkını saklı tutarak-indirme hakkını saklı tutsalar şaşarım- ayakta 25 lira, torpilli yerlerde ise 80-140 lira arasında belirlemişler. (Bu noktada Kemalettin Tuğcu karakterlerine has hıçkırıklarımı duymanızı isterdim.)

Studio Live, İstiklal Caddesi üzerinde, Hüseyinağa Camii'sinin bulunduğu Sakız Ağacı Sokakta. Biletleri Biletix'ten alabilirsiniz.(almışken bana da alın, müteşekkir olurum.) Hem ne demiş atalarımız: “Forget love -- I'd rather fall in Marc at Istanbul!" (kabul, sonunu ben uydurdum, aslında chocolate. ikisi de olur, bir mahsuru yok.)

Marc Almond'dan önce İstanbul yarın akşam günümüzün "indie" gruplarını derinden etkilemiş cağ ozanı Bonnie Prince Billy'i ağırlayacak. CRR'daki konserin biletleri halihazırda gişede ve de Biletix'te satılmakta. Rehberiniz sizler için arayıp sordu, henüz biletler tükenmemiş. Fiyatlar ise birinci kategori 23 lira ve ikinci kategori 14 lira. Gişe konser olduğu günler 21:00'a, diğer günlerde ise 20:00'a kadar açık. Uzun lafın kısası yarın eleme boğulacak İstanbul'da birlikte Bonnie Price Billy'nin sesine kapılıp gideceğiz, Ezguuu diye bağırırsanız bakan kişi ben olacağım.

7 Şubat 2007 Çarşamba

Bir Eğitim Aracı Olarak Televizyon

-Bir ekmek aldım abi... Şttt, abi, ekmek diyorum. Bak 1 YTL koydum. Abi, sağ yap, sağ yap. Biraz daha sağ. Çok gittin abi, ortala biraz. Heh, azıcık aşağı. Kasayı ıskaladın yahu. Dur bakalım, sayayım ben de eksik- fazla olmasın. Fazla olsa da anlamazsın zaten.

Bizim mahalledeki dükkanında televizyon olan esnaflardan alışverişe cüret etmek artık sağlam sinirler gerektiriyor. Örneğin bir Karadeniz bakkalımız var, gözlerini televizyondan ayırmadan para üstü vermek, yoğurdun son kullanma tarihine bakmak gibi beceriler geliştirdi. Arada para saymak için kafasını çeviriyor o kadar. Dükkana gulyabani gelip bir paket Maltepe sigarası istese şaşırmadan çıkarıp verir, o denli trans halinde.

Sadece bakkal da değil. Hangi dükkana uğrarsam uğrayayım televizyonlarda hep aynı program izleniyor: Memetalibey'in soru sorup insanları balon gibi şişirdiği pembe dekorlu yarışması. Bu duruma aslında yabancı değilim. Mesela Eskişehir'de de bütün esnaflar aynı radyoyu dinlerler. Diyelim ki bakkala girdiniz, bir şarkı çalıyor, işiniz bitti ve şarkı sona ermeden çıktınız. Şarkının geri kalan kısmını bir sonraki dükkanda dinlemeye devam edebilirsiniz. Hatta şarkı aralarındaki "Doğruöz Alışveriş Merkezi, Köprübaşı/ Eskişehir" reklamlarını da hiç kaçırmazsınız böylece.(bu reklam anonsları ayrı bir komedidir, tam güzel bir şarkıya kaptırmış gidiyorken "bayanlar, fazla tüylerinizden bilmemne güzellik merkezinde yaptıracağınız lazer epilasyonla kurtulabilirsiniz." gibi bir anons ile yerinizden zıplamanız an meselesidir.)

Bizler hala bu programları kimler izliyor diye entelektüel tartışmalar ve sosyolojik araştırmalar yapaduralım çağın en büyük icatlarından biri beyazcam milleti eğitmeye devam ediyor. Geçenlerde hep gittiğim ucuza kıyafetler satan dükkanın sahibi "Avrupa Yakası" nın son bölümünü anlattı örneğin. Ben de altta kalmayıp Nuri Alço'nun evden artiz olmak için kaçan kıza verdiği öğütleri izlediğim programdan bahsettim. Ben kendisinin dediklerinden şunu çıkarmıştım: "Gerçek hayattaki Alço'lar benim gibi film icabı değil kızım. Aklını başına devşir." Kim demiş televizyonlarda eğitici programlara yer verilmiyor diye? Bunu mesela annem falan söylese "amaaaan" diyip geçerim ama Nuri Alço gibi bir adam bu lafı ediyorsa dünya hakikaten beter bir yer.

5 Şubat 2007 Pazartesi

Herkes "Kaybedenleri" Sever...

Bir "Pollyanna'yı sevmiyorum" modasıdır gidiyor, hadi hayırlısı olsun. Pollyanna denen hanım kızın o meşum pornografik fıkraya dahi konu olan "en azından kaptırmadıgımız bir tarafımız kaldı" iyimserliği demode, moda olansa "La Haine" filmindeki Vincent Cassel veyahut "Trainspotting" deki Ewan Mc Gregor klonu adamlar. Avangard ve kara filmlerdeki karanlık sularda yüzen karakterler çıktı çıkalı, hatun milletinin kalbini çaldı çalalı etraf "ben zaten bitmişim, çok derinlere dalmışım, karanlık adamım ben bulaşma, boğulursun!" diyenlerle doldu birden bire. Onlar kendilerine "loser" diyorlar ama biz bu çeşit apartılmış etiketler kullanmaktan hazetmiyoruz pek. Bu "kaybeden" masalının okunduğu mekanlar genellikle girişin 20-30 lira olduğu, bir biranın 5-10 liraya satıldığı barlar-pavyonlar olunca karşınızdakine dikkatle bakıyorsunuz:cebinde kredi kartı, günün sonunda gidecek iyi kötü bir evi-barkı olan, biraz bunalmış adamlar Pollyanna ile dalga geçip "kaybedenlik" taslıyor, ekseriyetle "Kimse beni anlamıyor, hayat nasılsa anlamsız, ne diye yaşıyoruz ki biz abi, hmmm hadi güzelim en iyisi yatalım biz!" gibi birkaç anlamlı(!) cümle kurabiliyorlar. Arkalarında "ayy ne karman çorman bir kişilik, ben bunu kendine getiririm" diyen yirmiyaşaltı değiştirme meraklısı kadıncıklar bırakıyorlar enkaz olarak. (enkaz mı dedim? Onlar da büyüyecek ablası...) Bir kimlik arayışı ya da bunalımı ya da her ne derseniz deyin inandığı düşünceye neden inandığını bilmeden ve soruşturmadan savunup duran şahs-ı muhteremler epeyce sinir bozucu. "Tutunamayan" kavramı üzerinde bile yeterince düşünmeden çok afedersiniz "fucker" felsefesi ile birleştirilebilecek bir olgu sanan bu adamlar insanı Lebowski'yi bırakın...Al Bundy'den bile soğutuyor! ("Fucker"ın tam karşılığı bir Türkçe sözlük bulamadım. Bu terimi hem bildiğiniz anlamıyla, hem de argodaki "serseri" anlamıyla kullandım. Ancak "serseri" tam anlamıyla demek istediğimi karşılamadı. En kısa zamanda bir argo sözlük edinmek de farz oldu.) Ama ne hikmetse-herhalde yükselen "tutunamayan" akımı gereği- yalnız da kalmıyorlar. Morcheeba'nın o güzide şarkısında dediği üzre:everybody loves a loser/so you’ll be fine, you won’t be lonely long..."

4 Şubat 2007 Pazar

radyo frekansları

(su anda vucudumdakı alkol oranını dusunerek lutfen bu yazıyı okuyun) Az once geldım yasadıgım ulkedekı yurt odasına. Mınık bır partı verdık ve ben malumunuz olacagı gıbı sınırları zorlamasada henuz , yeterlı mıktarda alkol oranına ulastırdım vucudumu. herneyse. su anda bu gun aldıgım mınık radyoyu dınlıyorum. yuvarlak bır banyo radyosu. acıkcası hıcbır ozellıgı yok. hatta o kadar basıt kı . bana sadece cocuklugumu hatırlattı.

O zamanlar ankarada 15 katlı bır bınada oturuyorduk. o bınanın 5. katındaydık. herneyse. ben babamın bana yaptıgı o parmaklı yatakta buyudum ve baya buyunceye kadar ınatla yatmıstım. sonra zorla bana yenısını almıslardı . her neyse bu kafayla hayat hıkayemı anlatmayayım. benım bır tane tek kaset calarlı cok eskı bır radyom olmustu o donemde. bu gun o aklıma geldı. cok fazla sey cagrısım yaptı bu kucuk( gercı cok da kucuk degıl ama) komık sekıllı radyoya sahıp olunca. yanı, kendımı ınsanların televızyonun olmadıgı zamanlarda sadeece radyo dınledıklerı zamanlarda hıssettım.( kı hiç sevmememe ragmen, 6 aydır sade 4 kez tv ızleme sansım oldu. o da cok kısa surelı.)

Bu nedenle belkıde bazı seylerın hala eskı kalması cok hos.yanı ınternetten bılgısayarlarımızdan radyoyu dınlıyoruz ama cok farklı bir formatta. yanı yanına geldıgınızde cızırdamayı kesen, uzaklastıgınızda yıne cızırdamaya baslayan, bu nedenle bır kanalı tutturması saatler suren bır makıne soz konusu degıl. ben su anda cocukculugumu yasıyorum. kucukken de mıchael jackson kasetlerı dınleyıp ;gram ıngılızce bılmeden sozlerıne eslık edermısım. tek basıma odada o mınık kasetler ıle zaman gecırırırmısım. hala o radyoyu; bana ıkı boy buyuk yatagımın bas ucuna koyup, bakıp , onun o derı kulbunu metalık cızgılerını nasıl ınceledıgımı hatılıyorum.kaset yerının kapagının olmayısını kasetı koydugumda ıcıne kasetı saran yerlerın arasındakı hız farkının ne kadar ılgı cekıcı oldgunu hatırlıyorum.

Neyse cok uzattım. dedım ya. surçu lisan edildi ise affola. su anda hala dınlıyorum yenı ,mınık , ucuz banyo radyosunu ve boguk sesını. cok keyıflı. tek dıyecegim; hepınıze tavsıye ederım. fazla anti digital olsada. gramafondan plak dınlemek gıbı bırsey bu da. Saygılarımla.

Adblock

3 Şubat 2007 Cumartesi

Efe Çarpması, İstanbul Tutulması...

Bu fotoğraftaki çocuğun bir katilin beyaz beresini ideolojilerinin simgesi yapıp kafasına takanlarla, işine gücüne giden kadınlara uluorta tecavüz edenlerle dolu İstanbul'un orta yerinde güvercinlere yem atan insanlara bir bakışı vardı ki sormayın gitsin. O da yem atmak istedi, "paramız yok oğlum..." cevabını aldı. Oğlunun elinden sıkıca tuttu babası, kimbilir hangi köhne sokaktaki evlerine doğru yolaldılar. Gene de ben, kafası dumanlı ve karışık ben, o bakışını, güvercinlerin yem peşinde paytak paytak yürümesine gülüşünü ömrü hayatım boyunca unutamam herhalde...

2 Şubat 2007 Cuma

Herkes Kedi Olmak İster... Pısssssssssssaaaaap!

Ey iflah olmaz kedi aşıkları, hep bizim suçumuz bunların bu kadar şımarıp tepemize çıkması! Özgürler, karakterliler, belki bizim asla olamayacağımız kadar özellikliler diye diye bu bıyıklı yaratıkları anlamlandırmaya çabaladık. Belki kediler yalnızca kediliklerini yapıyorlardı! Bu durumu erkenden farkedip evdekileri kendi hallerine bırakalıberi yalnızca başkaları kedi milletini nasıl ifade ediyor diye merak eder oldum. Meğer bu dört patililer edebiyattan müziğe her alanı bir güzel kaplamış, bir de "Herkes Kedi Olmak İster" diye slogan bulup biz iki ayaklılara empoze etmişler. Ekisperimental elektronikal müzika grubu Psapp ise bu mottoyu almış, bir güzel şarkı yapmış. Myspace adresleri baştan aşağı kedi imgeleri ile dolu olan Psapp'ın müzikal tercihleri de yine pek kedisel, Serge Catbourg, I Love You But I've Chosen Cats, They Might Be Cats, Catsy Cline ortak sevgililerimiz misal olarak.:) Catelektronica tarzı ile tanışmak ve kedisel deneysellik sularında yüzmek için patinizi şu noktaya basın. Biliyoruz kediler suyu sevmez ama...Pıssst çekil evladım klavyeden!

1 Şubat 2007 Perşembe

Nazlı nazlı, aheste beste... Derken zil zurna

Madeleine Peyroux Temmuz ayında konser için gelmiş, rüzgarlı bir İstanbul gecesinde iki şarkı arası şöyle bir cümle sarfetmişti:"What a strange City İstanbul is... A train in the ship! (İstanbul ne garip bir şehir... Geminin içinde tren!) Madeleine'in bilmediği başka geçirgenlikleri de var İstanbul'un oysa ki. Bir bira bardağının içinden Kadıköy'e giden vapur geçer örneğin. İstanbul içinden şiir geçen şehirlerin en sarhoş edenidir, bilen bilir...

Orhan Veli alır kalemi eline ve der ki:

İçkiye benzer bir şey var bu havalarda/Kötü ediyor insanı, kötü.../Hele bir hasretlik oldu mu serde;/Sevdiğin başka yerde,/Dertli ediyor insanı, dertli./İçkiye benzer bir şey var bu havalarda,/Sarhoş ediyor insanı, sarhoş...

Melih Cevdet Şair Orhan Veli'ye cevap verir. O şair ki ayın 14'ünde İstanbul'u terkeylemiştir:

Ben Boğaziçi'nde ayın ondördü/Nazlı nazlı, aheste beste... Derken zil zurna/Def keman dümbelek çiftenağra/Hey babam hey...Yamandır Boğaziçi'nde ayın ondördü yaman/Çileden çıkarır adamı dinden imandan eder/Komaz zengin kafir farkı/Kör eder, sağır eder, dilsiz eder...

Ada vapurunu dizlerinde uyutan çocuğun cebindeki yıldızları görürsünüz İstanbul'da. Ah, Madeleine! Bilmediğin o kadar çok şey var ki İstanbul'a dair! Bizim bile ne kadar çok keşfedecek şeyimiz var kimbilir...Ama bir bildiğimiz var ki o da İstanbul'da sarhoş olmanın keyfidir.

insea den secmeler 1