Jane Birkin: Gainsbourg'un Nefesini Uzaklara Taşıyan Rüzgar

Jane Birkin 18 - 19 Ocak'ta Babylon sahnesinde yeniden esecek ve konserin geliri Japonya'daki nükleer felalette zarar görenlere bağışlanacak.

Ane Brun:'Hayatın Anlamı, Hayatınızda Herşeyin Yolunda Olduğunu Düşündüğünüz Saniyelerde Gizli'

25 Kasım 2011 hayat takvimimizin en özel günlerinden biriydi. Konserden önce adına söyleşi demeye dilimizin varmadığı, bizde yaşamımız boyunca hatırı kalacak kahve sohbetimizde Ane Brun'u çok iyi müzisyenliğinin yanında, varoluş meselelerine kafa yoran, ölüm kadar, yaşamdan da korkan, uzun yollarla ve yolculuklarla barışık, müziğiyle kendi yaşam yolunu çizmeye çalışan bir kadın olarak tanıdık.

Destek Ol, Ekümenopolis Sinemalarda Gösterilsin

Şehirde yapılanların sorgulanması ve dönüşümde halkın söz sahibi olması gerektiğine inanan ve politikacıların tartışmaktan özenle kaçındıkları konuların kamuoyuna yansıtılması gerektiğini düşünen Ekümenopolis ekibi, belgeselin sinemalarda daha çok kişiye ulaşmasını sağlamak amacıyla Projemefon.com adresinde bir kampanya başlattı.

Erik Truffaz Quartet'ın Büyüsü

Erik Truffaz'ın 16 Aralık 2011'de Tamirane'de verdiği konserde hüzün dolu notaların uzun soluklu trompet sololarıyla birleşip ayrıldığı, trip-hop, elektronik ve drum'n bass denizlerine yelken açtığı bir gemideydik.

31 Ocak 2007 Çarşamba

Sıradan Televizyon, İdealist Sinema

Daha önceki düşüncelerimle çelişeceğimi bile bile milletçe mizah duygumuzun pek gelişmiş olduğunu ve gülmeyi seven bir toplum olduğumuzu iddia edeceğim. Yıllar yılı yazlık sinemalarda ağlama seansları düzenlediğimizi, 80 sonrası vuku bulan arabesk fırtınası ile acıların çocuğu etiketini üzerimize pek güzel uydurduğumuzu, yeni televizyon yayıncılığı anlayışında arkaya dayanan içli müzik eşliğinde hangi programın ne kadar ağlatabiliyorsa o kadar reyting aldığını yazan ben değilmişim gibi bu sözlerimin tam tersini savunacak, kendi düşüncelerimi afiyetle yutacağım! Zira hangi kanalı açsam millet "haydi eller havaya, atalım göbecikleri, ohh ohhhh sefam olsun!" havasında. Uzaktan biri görse "aaa, ne güzel hiç dertleri yok herhalde, mutlu mutlu oynuyorlar." der. Uzaktan değil, bizzat olayların içinden baktığımız için işin aslını biliyoruz: dertler almış başını gitmekteyken bir şekilde deşarj olmaya ihtiyacımız var. Bu noktada mahallecek toplaşan kadınları servislerle stüdyolara taşıyan TV kanalları imdada yetişiyor. Örneğin Hatice Teyze bir gün önceden "Hadi toplaşıp bilmemkimin programına gidelim komşular" diyor, aynı mahalleden 30-40 kadın altın gününe gider gibi süslenip kanalların tahsis ettiği araçlarla hiç bilmedikleri ve normalde uzaktan görebilecekleri cam plazalara doğru yol alıyorlar.

İyi de bu durumu yalnızca deşarj olma isteğiyle açıklamak yeterli mi? Dün kanalın birinde kim olduğunu bilmediğim bir kızın üzerine stüdyodaki kadınlar "Kızım sen bize böyle davranırsan kocanı döversin!" diye saldırıyorlardı. Kızın yaptığı büyük olasılıkla kaynanalı damatlı programlardan birine katılıp yırtıklık sergilemekti, programın seyircileri ise derhal ağzının payını verdiler. Zaten milletçe bir huyumuz da biraz sesini çıkaran bir hatun kişi görünce derhal kocasının durumuna atıfta bulunmaktır. Örneğin otobüste fordçuluk yapan biri yüzünden ortamın sessizliğini bozan(!) kadının evdeki kocasına nasıl davranıyor olduğu içten içe merak edilirken sürtünen adamın ev ve ne bileyim cinsel hayatı mevzu bahis edilmez. Orta yaşın üzeri kadınlar bir konuda tepki gösterirlerse ve parmaklarında alyans yoksa derhal evde kaldığı veya kocasının ilgi göstermediği gibi seksist düşüncelere maruz kalırlar. Daha da kötüsü bunu bizzat hemcinsleri yapar. Sanırsınız ki bu yorumlarda bulunanların yaşamları Holivud'un romantik aşk filmleri gibi geçiyor.

Televizyondaki diziler ise bir başka alem. Geçenlerde bir dizi tanıtımında bir karakter için "arabacı takımından" benzetmesi yapılıyordu. Kılığıyla kıyafetiyle, başındaki kasketiyle köyden yeni göçetmiş bir kişi sözkonusuydu. Bu kıyafeti giymiş birine yakıştırılan sıfat "arabacı takımı" olunca ister istemez şekilciliğimizin vardığı son noktayı da merak etmeden yapamıyor insan. İşin daha da kötüsü bu dizilerin zaten alt ya da orta direk seyirciye hitaben çekiliyor olması. İnsanlar kendi içlerinden, kendilerinden biri gibi giyinen ve aslında sosyal statü olarak pek de farklı olmadıkları bu kişiye yakıştırılan sıfatı kabullenip züppe ve şehirli olanla arasından geçenlere gülüyorlar. Mı acaba? Çok az dizinin gerçekten takip edildiği, kalanının reyting almadığı gerekçesiyle kaldırıldığı günümüzde senaristler neden bu tarz zengin-fakir çatışması gibi bayat bir konuyu ısıtıp ısıtıp sunuyor? Tutmadığı alenen ortadayken yapımcılar neden para akıtıyor?Reyting ölçümlerine baktığımızda üst burjuvaziyi anlatan öykülerin çok seyredildiğini görüyoruz ama mahalle dizileri zamanında bunların prim yapmıyor olması ayrı bir gerçek. Bu durumda homojen bir seyirciden söz etmek zor ama benim kafamı karıştıran nokta insanların bir yandan hiç sahip olamayacakları hayatları izlemekten keyif alırken öte yandan kendi içlerinden öyküleri de seviyor olmaları. Bu öykülerdeki kahramanlar daha gerçek, hayat pahalılığı, ev kirası, okul masrafı gibi sorunları var. Diğerlerinin ise başka dertleri var. Belki gerçek hayatta yaşanan çelişkileri daha sosyolojik açıdan irdeleyen senaryolar yazılsa tutabilir. Gene soru eki ekleyeceğim: Tutabilir mi acaba? Şöyle bir dizi düşünelim: Villakentlerin yakınlarındaki gecekondularda oturanların yanıbaşlarında bulunan villa sahiplerinin evlerinin duvarlarını neden gitgide daha da yükselttiğini sorgulayan, neden gölgemizden korkar hale geldiğimizi merak eden, milletçe artan paranoyaklığımızın sebebini soruşturan karakterleri olsun. İzlenir mi yoksa ağır mı gelir? Yeterince acı ve gözyaşı dolu hayatımıza bir de bunları katarsak ne olur?

Bu konuları televizyon dizilerinde işlemek zor, her halükarda yapımcılar gelecek reklam gelirine bakmalılar ancak nispeten daha özgür bir mecra olan sinema imdadımıza yetişiyor. 80 sonrası toplumsal filmler yayınlandığında hala çok fazla izleniyor çünkü samimi ve abartıdan uzak geliyor. Yakın dönem yapımları içerisinde ise yakın tarihten insan öyküleri anlatanlar tercih ediliyor. Bu durumda insanların idealist tarafını sinema, sıradanlık tarafını ise televizyon doyuruyor diyebilir miyiz? Şeklen komedi gibi gözüken ve yakın zamanda vizyona giren filmlerde dahi suya sabuna dokunuyor ucundan kıyısından. Suya sabuna dokunmayı bırakın baştan aşağı yıkayan Türk filmleri de vizyona girmeye devam ediyor. Ben çıtır çerez tabir edilen sinema filmlerini dahi televizyon dizilerine tercih ederim doğrusu. Örneğin aklıma "Çalsın Sazlar" adlı Türk filmi geliyor. Perran Kutman'ın benim gözümde devleştiği yapımlardan biri olan bu filmde Aysel Ateş ile gazino sahibi arasında geçen diyalog hem gözümden yaş gelircesine güldürüyor, hem de gelişen olanaklara rağmen ironide bu filmi yakalayamayan popüler kültür lokmalarını düşündürüyor. Yazımı sonlandırırken Ajdar Anik'e daha fazla meydan dayağı atılmamasını yürekten diliyorum. Dün haber diye Mehmetalibey'in kendisini sazla patakladığı gösterildi, gerçekten üzüldüm. Ben severim Ajdar'ı. Kendisinin sosyal mesajlı şarkılarının en önde giden takipçilerindenim. Yazıyı böylece sonlandırırken sizleri kült ikonam Aysel Ateş ile başbaşa bırakıyorum.

30 Ocak 2007 Salı

Değişmiyorsa Sen Değiş!

Sağlıksal vaziyetlerimizin pek içaçıcı olmadığı günlerdeyiz. Ocak ayı demek zaten bizim ailede kalp hastalıklarının artması ve ameliyat demektir. Elinde büyüdüğüm ve ananem gibi olan annemin teyzesi Müşo'nun yapılan anjiyonun akabinde 6 damarı kalbine terfi etti. Kalp ameliyatlarından sonra anne tarafı genç kızlaştığı için ve Müşo'yu iyi gördüğüm ve hala beni kahkahalarla güldürebildiği için içim rahat.

Ancak içimin rahat olmadığı bir konu var ki o da annemin tarifsiz ihmalkarlığı. Yaklaşık iki aydır kolu ve sırtı ağrıyan anneciğimiz en sonunda fenalaşınca 112 numaralı telefon sabaha karşı tuşlandı cumartesi gecesi ve ambulans bu aramayı takriben 10 dakika içinde olay yerindeydi, bizim evde yani. Ambulans şöförü İstanbul'un sokaklarının darlığından ve parkedecek yer bulamamaktan haklı olarak şikayet etti, ben de "erken geldiniz neyse ki..." diye bir cümle kurunca adamcağızın yüz ifadesi değişti. Biliyordum ki eğer ortam müsait olsaydı bangır bangır bağıran sirene rağmen emniyet şeridini işgal edenlerden tut da ambulansla yarışanlara kadar pekçok neden sayacaktı, işlerinin çok zor olmasına rağmen aldıkları maaşların ayın sonuna kadar götürmediğinden dem vuracak, yaptıkları işin stresinden bahsedecekti. Sağlık ekibi gerekli müdahaleyi yaptıktan sonra hastaneye gitmek isteyip istemediğini en son sorulacak kişiye, anneme sordu ve cevap:"hayır" tabi ki. Bizim ailecek ölmeye yakın olmadan doktor yüzü görmek istememek gibi iğrenç bir huyumuz var. Sonuç: Ertesi gün gidilen hastanede yapılan tahliller sonucu kolesterol az biraz yüksek, dikkat edilecek. Kalan tahliller elimize geç ulaştığından doktora gösterilmedi, ak kara bugün belli olacak.

Benim vaziyetim ise şu: Ne kadar sıkı giyinirsem giyineyim ne teyzelere, ne de anneme yaranabiliyorum. Yaş yirmiüç ama hala divanın üzerinde kafam kadar elmayı dişlerken çekilmiş bebelik fotoğrafım ortada dolanıyor. Halbuki dün akşam eyeliner dahi sürdüm biraz büyüdüğümü anlasınlar diye.(az kaldı gözüm çıkıyordu, o da ayrı mevzu) Bizim kronik öksürük de yeniden vuku bulunca "belin açık, yünlü giy, popon açık, başın kabak dolanma..." nasihatları ile donandım, o anda harika yiyeceklerle dolu mutfakta muz tıkınmakla meşgul olduğumdan "hıı, tamam, hıı hıı" dedim, geçiştirdim. Millete bir tabak kendime 5 tabak her daim felsefemdir.

Uzun lafın kısası az biraz can sıkıcı detaylarla uğraşmaktan henüz İstanbul'a dair kayda değer birşeyler yapamadım. O nedenle buraları boş bırakmamak adına eskilere davranıyorum. Linda ise güzel detaylar bulup çıkarıyor okuyucu için. İki gün önce yaptığı harika süpriz içinse ancak teşekküre fırsat bulabildim. Değişmiyorsa sen değiş başlıklı bu yazıda Eskişehir'deki ilk ve en sancılı yıla dair güzel öyküler ve güzel insanlar buldum. Pixar'ın "For The Birds" trailer'ını buldum örneğin, ilk izleyişte "aaa Linda bak şu büyük mavi kuşun hareketleri aynı Aliye Hoca!" diyip yıllar sonra o büyük mavi kuşun azbiraz biz olduğumuzu farketmek...Elin Hollandasında saatlerce çalışıp bir yandan da ideallerindeki okulda okuyan İnci'yi yıllar sonra yeniden görmek, Monsters Inc. filmindeki en büyük aşkımı yeniden hatırlamak, Amelié filmini ne kadar sevdiğimiz ve moralimizin sıfır olduğu anlarda film, kitap ve müziklerin nasıl imdadımıza yetiştiğini anımsamak iyi geldi. Bunlara ek olarak ben bir de Efes Güneşi faciasını hatırlatmak istiyorum ki ucuz şarap alacağız diye kimse sirke almasın.(öyle değil mi Lindacım?) Benim tekila ile ilgili ödev aldığım günlerde milletin canını çektirip hediye gelen bir şişe Olmeca'nın dibine darı ekmek ve akabinde "Linda be, keşke Gold'u olsaydı bunun, hani dibinde kurt olan..." demeler. "one tequila, two tequila , three tequila , floor..." uzun lafın kısası. Aman be kardeşim, teşekkür ederim işte her bir şey için. Thank you for being a friend uzun lafın kısası. Bu parça Altın Kızlar dizisinin jenerik müziğiymiş. Daha da sevdim. İleride muhtemelen ben Blanche ve Rose karışımı bir yaşlı olurken sen de Blanche ile Dorothy karışımı bir yaşlı ol ki birimizden birimizin aklı başında kalsın, emi şekerim? İkimizde de her halükarda Blanche'lık olacağından eminim zaten. Bu arada ortak ürünümüz olan Reklam Fotoğrafçılığı final proce ödevimizin notu 85'tir, kırmızı boyanı hazırla! E&L Design iş başında!

sözün bittiği yer...

Sözün bittiği yerde baslıyor müzik. In The Mood For Love. Film benı depresıf bır hale sokmustu. Ancak müzikler... Bu ne guzellık. Sözsüz .ihtiyacı yok ki konusmaya, sadece akorlar ıle en ılkel duyularınıza hıtap edıyor. akorların dılını anlayan erkes anlıycaktır ne demek ıstedıgını bu parcanın . Tutkuların dısa vurumunu bu sekılde yapıyor. Lutfen dınleyın. In The Mood For Love ? Huzurlarınızda. Saygılar.
Adblock
Adblock

29 Ocak 2007 Pazartesi

We Are the Strange

" Monsters Inc. meets The Nightmare Before Christmas inside of a retro Japanese video game ". Trailerını ızledıkten sonra yorumlarınızı beklıyorum. ( sadece meraktan ) . tesekkurler. www.wearethestrange.com .
Adblock

28 Ocak 2007 Pazar

Yüzler ve Sokaklar

Gene öyle şiirin, şarabın ve şehrin birbirine karıştığı gecelerden biri bu gece. Blake bıraksa sözü Orhan Veli alıyor. Fotoğraflar yeni değil, geçtiğimiz aylardan kalma. Orhan Veli'ye özenmişim belli ki, onun sözcüklerle yaptığını fotoğrafla yapmaya çabalamışım. Sokaklarından binlerce insanın gelip geçtiği Yeditepe'de kah sigara dumanına sarılmışım, kah sıcak bir bardak çayın dumanına... Yüzlerini ödünç aldığım insanlar aynı şair Veli gibi hatıralarımdır, İstanbulsa o hatıraların kalabalık mı kalabalık, curcunalı mı curcunalı, hüzünlü mü hüzünlü dekorudur.

BIR SEHRI BIRAKMAK

Bu sehirde yagmur altinda dolasilir

Limandaki mavnalara bakip
Sarkilar mirildanir geceleri.
Bu sehrin sokaklari coktur,
Binlerce insane gelir gider sokaklarinda…

Her aksam cayimi getiren

Ve bir beyaz Rus olmasina ragmen
Hosuma giden garson kadin bu sehirdedir.

Bu sehirdedir

Valsler, fokstrotlar arasinda
Suman’dan,Brams’dan
Parcalar caldigi zaman donup
Bana bakan ihtiyar piyanist.

Dogdugum koye musteri tasiyan

Sirket vapurlari bu sehirdedir.
Hatiralarim bu sehirdedir.
Sevdiklerim,
Olmuslerimin mezarlari
.

Bu sehirdedir isim,gucum,

Ekmek param…
Fakat butun bunlara mukabil
Yine budur baska bir sehirdeki
Bir kadin yuzunden
Biraktigim sehir.

Orhan Veli

Pon Pon dan sizlere...

Adblock
OK-GO / Here it goes again
Adblock
Adblock

26 Ocak 2007 Cuma

Kezban İstanbul'da: Hey Meeen, Dilimizi Biliyor musun?

Image Hosted by ImageShack.us
İstanbul'a gelince İlham bana geldi, kahve ikram ettim, "Kezban İstanbul'da" adında bir kısa metraj senaryosu yazmaya başladık:

"Kezban yolculuğun bütün yorgunluğu yüzüne yansımış bir halde trenden indiğinde saatler akşam 10'u göstermektedir. İstanbul'un ılık rüzgarı yüzüne çarpar, başını kaldırır, lodosun sürüklediği deniz havasını içine çeker. Valizlerini sürükleyerek taksi kapmak için hızlıca yürümeye başlar. Şanslıdır, ilk kez ilk gelen taksi önünde durur, Temel Reis'teki Kabasakal kılıklı taksici iner araçtan, valizi bagaja atar. Kezban kısık bir sesle önce "İyi akşamlar" der, "Nereye abla?" diye cevabını alır, sonra "Yakın mesafe ama... Şu cadde lütfen, bu hastanenin bir alt caddesi" der. Taksici güya çaktırmadığını sanarak söylenir. "Ah ben yorgun olmasaydım yuttururdum sana birbir o lafları ya, hadi neyse..." der Kezban, hayır Kezban değil, onun alter egosu Ezgi. (Bütçe yeterse bu bölümü efektli çekmeyi düşünüyorum. Bütçeden kastım sinema bölümünden arkadaşın birine yemek ısmarlamak, olmadı makarna pişirmek. Yapar moviemaker'da birşeyler artık.) Beş dakikalık yol Kabasakal'ın küfürleriyle aşılır, geldiği küçük şehrin kokusu ve tedirginliği hala üzerinde olan Kezban "Ben sağda bir yerde ineyim." diye fısıldar, dikiz aynasından şöförün ters ters bakan gözleriyle karşılaşınca "Eeee, şey... Hmmm... Size uygun bir yerde de inebilirim canım, ne olacak..." der. Evin 100 metre kadar uzağında bir bakkalın önünde bırakır taksici, bavulunu eline alır Kezban, gelmişken birşeyler alayım eve diye düşünerek bakkala girer. "İyi akşamlar" der, bakkal kafasını kaldırmaz bile. "İyi akşamlar!" der Kezban karşılığını beyhude bekleyerek. Alter ego çıkar: "Oooupsss, meeen! I luv dis citi, du yu şipik or languiçç? Ouuch, şit! Gimme 2 biirs and çips also." Adam bakar üstten üstten ve "Kızım kapasana kapıyı, buz gibi yaptın tükkanı..."der. Kezban yoğurt ve ekmek alıp yine "İyi akşamlar" der ve çıkar. Adam "Kapısız köyden bunlar, medeniyetsizler... Kezban mıdır nedir..." diye söylenir. "İyi akşamlar" demeyi esirgeyen bakkal bu uzun cümleyi kurabilir, evet.

İlham "Yoruldum ben, daha buralardasın nasılsa, uzar gider bu senaryon senin. Uğrarım gene ben." demeseydi daha da devam ederdim. "İyi git" dedim. Bana acıyarak baktı ve "Kızım kusura kalma ama arızasın sen, İstanbul sana beş gömlek fazla gelir. Dön git köyüne." diye söylenmeye başladı, dinlemedim bile. "Don't let the system get you down, emi İlhamcım. Apartman kapısını kapadığından emin ol, hırsız giriyor. Bir de yönetici kızıyor." Filmin soundtrack'ini listelemeye başladım, ikisini buldum: "Big City Life" ve "Big City Nights". Bir de Bergen mi eklesem? Yakışır da hani. "bıktım artık bıktım artık bu hayattan yaşamaktan/eller gibi mes'ud olup kurtulamam ağlamaktan/yüzüm gülse kalbim ah çekip ağlıyor her zaman dünyamı başıma yıkıyor..." Bira yerine yoğurt almışım, babamın biralarından aşırıp bir de sigara yaktım. Unutmadan ben sigara içmem, düşünün yani kederimi. "...Big city, big city nights/you keep me burning..." Scorpions. Biz sokakta "kız kaçıran" patlatılarak kızların ödünün koparıldığı zamanlarda dinlerdik bunu, heyt be...İstanbul, du yu şipik our languiç? Eğer yesse neden kimse "iyi akşamlar" demiyor/demek zul geliyor? İstanbul, ar yu olrayt may darling? İyice ketum olmuşsun sen görüşmeyeli...

25 Ocak 2007 Perşembe

Ben Boşandım...

Günün şarkısı seçtim. Evet, ben de arada iç burkan seslerden, insanı alıp götüren melodilerden uzaklaşıp Cindy gibi cırtlak sesli kadınların sabun köpüğü şarkılarını dinleyebiliyorum. Arada şart, arada lazım...

2 sene süren ve beni bu süre boyunca sinire ve üzüntüye gark eden evliliğim bitti. Üniversite 2. sınıfta tanımıştık, nasıl olduysa başıma musallat oldu ve iki sene bir kambur gibi taşıdım sırtımda. İstatistik dersinden bahsediyorum. Yani eski kocamdan...Dün resmi boşanma kağıdımız olan final sonuçları belli oldu. Kurtulduğum için mutlu ve en az şu karda oynayan çocuklar kadar şenim.

En iyi ders gündelik yaşamınıza uygulayabildiklerinizdir derler ya evliliğim süresince "ya bu İstatistik benim ne işime yarayacak?" diye düşündüm durdum. Ama ilk yıl "Regresyon Analizi"ni görmemiştim. Meğer İstatistik'in hayatıma yararlı olacak kısmı buymuş. İzin verin açıklayayım: Geçen senenin Troya şaraplarını ne kadar beğendiğimi zaman zaman beyan ederim. Henüz 2007 mahsülünü tatmadım. Ama önceki tükettiğim şişe sayısına bakarak 2007 için tahmin yürütebilirim. Tabi Regresyon Analizi'ni kullanarak...

Eve en yakın bakkalda dahi satıldığına göre buna X diyelim. Yani bağımsız değişken. Benim tüketimime ise Y diyelim. Bağımlı değişken. Çünkü satın alabileceğim miktar dükkandaki şişe sayısına bağlı.

Yıllar Tüketim(Y) Bakkaldaki Şişe Sayısı(X)

2003 2 4
2004 4 5
2005 3 6
2006 2 8
Bundan sonrası formülizasyon işi artık:{işareti sigma yerine geçmekte ve toplam anlamına gelmektedir. n'den kasıt ise birim sayısı. Yani 4.

{Y=nb1+b2 {X

{XY=b1{X+b2 X.X (X kare yani, olanaklarımız buna yetiyor)
Yerine yerleştirelim.
11=4b1+23b2
56=23b1+141b2
Bundan sonrası matematiksel işlem. Bırakınız tam sayı olmasın, 5,75 ile genişletip yokedelim. Ama çıkan sayıları yuvarlayarak kullanabiliriz. 11 ile 5.75 in çarpımı olan 63.25'i 63 yapmamız gibi...

5.75/11=4b1+23b2

56=23b1+141b2
_____________________
63=23b1+23b2
56=23b1+141b2
______________________
7= -118b2
b2= -0,05

-0,05'in yorumuna gelince... Bakkaldaki şişe sayısı bir birim artarsa benim tüketimim -0,05 azalacak. Yani bakkalda Troya şarabının artması demek, sevilmesi ve alınması, bana da kalmaması demek. Bu durumda bir başka satan yer bulmam gerekecek. İşte Regresyon Analizi buna yarıyor. Bunca yıl haksızlık etmişim meğer nerede işime yarayacak diye. Sizde her türlü alışverişiniz için bu analizinizi uygulayabilirsiniz. Bizim hocadan iyi anlattığıma inanıyorum doğrusu ama anlamadığınız bir yer varsa sorabilirsiniz ama sizin sayısalınız muhtemelen benden daha iyidir, siz anlamadıysanız muhtemelen ben hiç anlamam.

Regresyon Analizi'nin uygulandığı daha bilimsel yerler vardır elbette ama benden bu kadar. Bir ara hatırlatın, korelasyon konusunu "Ezgi ve İstanbul arasındaki ilişkinin şiddetini ölçmek" üzerinden irdeleyeceğim. Ezgi gider. İstanbul'aaaaaaa, kocaman 1 ay geçirmeye! Bir sonraki yazı İstanbul'dan, görüşmek üzre...

23 Ocak 2007 Salı

İstanbul İçin Kepçelik Vakti

Şubat ayı demek benim için İstanbul kazanına kepçe olmak demektir. 30 kocaman(!) gün geçireceğim Yeditepe'de şubat ayında neler olup biteceğine şöyle bir bakmalı, gereken etkinliklere derhal bilet temin etmeli dedim ve gözüme çarpanları derleyip toparladım. Ölmez sağ kalırsam muhakkak gitmek istediğim bu etkinliklerden birinde aynı havayı soluma fırsatını buluruz belki sizlerle...

1.FRANSIZ KÜLTÜR MERKEZİ'NDE

KOLEKTİF - BALKANATOLIA

Rezervasyon : 0212.334.87.40 Fransız-Türk müzik grubu Kolektif-Balkanatolia, ilk albümlerinin çıkışından bir yıl sonra, bizi yeniden, Anadolu ve Balkan kültür ve uygarlıklarının buluştuğu Doğu Avrupa geleneksel repertuarları üzerine kurulu bir müziğin ritimlerine götürüyor. Bu projeye hayat veren " Kolektif " müzisyenleri, müzikal keşiflere de açık bir şekilde, bu müziğin özgün karakterine bağlı kalıyorlar. Temalar ise, kompozisyonların orijinal niteliğine uygun biçimde çalınmakta ancak orkestrasyonda büyük bir serbestlik hakim olmaktadır. Aslı Doğan (vokal); Richard Laniepce (saksofon, tulumba, kaval); Talat Ahmet (klarnet); Tamer Ahmet (akordeon); Şafak Velioğlu (cümbüş); Ertan Şahin (tuba); İzzet Kızıl (perküsyon); Ediz Hafızoğlu (davul)

www.infist.org

2.GLEN MATLOCK BRONX'TA !

Kapı Açılış 19:30 Ön Grup 20:00

Glen Matlock & The Philistines 21:30

PUNK ROCK'IN EFSANE GRUBU SEX PISTOLS'IN BAS GİTARİSTİ GLEN MATLOCK BRONX'TA !!!

Günümüz rock müziğinin beslendiği ana damarlardan biri olan punk rock'ın yaratıcıları efsanevi grup SEX PISTOLS'ın basçısı GLEN MATLOCK, 3 Şubat Cumartesi akşamı Tuborg'un sponsorluğunda Bronx'ta İstanbullu müzikseverlerin karşısında olacak. Glen Matlock ve grubu The Philistines, unutulmaz punk klasikleri "Anarchy In The UK", "God Save The Queen", "Holidays In The Sun", "Pretty Vacant" gibi Sex Pistols parçalarının yanısıra, Matlock'un solo çalışmalarından örnekler de seslendirecek. (Detaylar)

3.Bonnie "Prince" Billy Will Oldham (Gitar, Vokaller) Alex Nielson (Davul) Emmett Kelly (Gitar) Aram Stith (Bas) Azita Youseffi (Piyano) Dawn McCarthy (Vokal) Kült Ozan Şarkıcı Bonnie "Prince" Billy uzun bir aradan sonra ikinci kez İstanbul'da Louisville'lı Bonnie "Prince" Billy ya da gerçek adıyla Will Oldham uzun bir aradan sonra ikinci kez Türk seyircileriyle bir araya geliyor. Cemal Reşit Rey Konser Salonu’nda 9 Şubat 2007 tarihinde bu sefer grubuyla birlikte hayranlarına seslenecek olan Will Oldham 1992 yılından bu yana müzik üreten bir şarkıcı ozan. Geleneksel country müziğini indie - rock duyarlılığının süzgecinden geçirerek şairane bir duruşla yeniden yorumlayan sanatçı bu duruşuyla genç nesillerin de kalbinde bir yer kazanabilmiş ender sanatçılardan biri. Kırılgan, yorgun sesiyle söylediği şarkılarında özlem, aşk, günah, ihanet, bırakılmışlık gibi insana ait duygulara, konulara, konumlara farklı bir bakış getirmesi sadece gençleri değil aynı zamanda günümüzün çağdaş müzik ikonlarını bile hayran bıraktı. Bugün hayranları arasında Bjork, Nick Cave gibi isimler bulunuyor. Bonnie "Prince" Billy projesinden önce Palace ve türevlerinin adıyla (Palace Songs, Plave Brothers, Palace Music) 10' a yakın albüm yapan Will Oldham son beş senedir Bonnie "Prince" Billy personasına sadık kalarak albümler yaptı. Büyük usta Johnny Cash Oldham'ın "I see a darkness " isimli parçasını 2000 yılında çıkardığı "Solitary Man" albümünde yeniden yorumladı. Post rock topluluğu Tortoise ile kendisinin sevdiği parçaları “The Bold and The Brave albümünde yorumladı. Geçen sene çıkan "The Letting Go" albümü bir çok müzik dergisinin "2006'ının En İyileri" listesinde yer aldı. Bu albümün turnesi niteliğindeki İstanbul konseri yeni oluşturduğu grubuyla çıktığı ilk konser serisi olma özelliğini de taşıyor. (Detaylar)

21 Ocak 2007 Pazar

''Loksandra:Bir İstanbul Düşü''

''Loksandra:Bir İstanbul Düşü'' adlı kitap ile ilgili bu yazıyı aylar önce Alternatif-İstanbul'da yayınlamıştım. Ancak aylar önceki arşive dönüp bakmalarını istemek okuyucuya haksızlık olur. Hrant Dink'in ölümünden sonra Maria Yordanidu'nun bu kitabı daha da anlam kazandı gözümde. İstanbul'un bu güzel öyküsünü 2007 yılının bu berbat İstanbul'una anlam katan Ermeni ve Rum dostlarıma armağan ediyorum. Biliyorum, kimilerine göre aptalca bir duygusallık şu yazdıklarım, hiçbiri umrumda değil, olmadı, olmayacak da.

Birkaç yıl önce bir kitap okumuştum. Bir Rum kadının günlük yaşantısı çerçevesinde aile ilişkilerini, yıllarla bir kentin değişimini ve bu değişime insanların tepkisini anlatıyordu ''Loksandra:Bir İstanbul Düşü.'' Geniş ailesiyle, yedi milletten komşusuyla, mahalle sakinleri ile yaşayıp giden Loksandra bir gün ansızın yıllarca oturduğu Bakırköy'deki evinden taşınmak zorunda kalıyor ve Galatasaray'da (İstavroz Sokağı) bir eve yerleşiyordu. Loksandra kalabalık ailesinin tamamını rahatça ağırlayabildiği büyük evinden tavanına, duvarlarına baktıkça içine afakanlar bastıran yeni evine alışma sürecinde bocalamalar yaşıyor, her sabah sokağından geçen Ermeni sütçüyü, birlikte mangal ateşinde pişmiş bir fincan Türk kahvesini paylaştıkları Türk bekçiyi özlüyordu. Ancak eli mahkum, alışıyordu bu yeni duruma da. Alıştıktan sonra da yıllarca sevdiklerini yemekleriyle mutlu etme geleneğini devam ettirmeye çalışıyor, mutfağın bir kadının en önemli yaşam alanı olması gerektiğine yürekten inanıyor, yemekleri eski tadına kavuşuyordu. Doğrusu kitabı okurken yazarın yaptığı sofra tasvirlerini ağzım sulanarak ve imrenerek okumuştum. Yıllar sonra Çengelköy sokaklarında fellik fellik ayazma aramamızın amacı eski İstanbul'dan kalan izlerin peşine düşmekti elbette... Yıllar sonra bir kadeh rakımın yanında hala topik ve fava geliyorsa mütevazi soframa kim ne derse desin bu şehrin müziğinden mezelerine üzerine sinmiş olan lezzeti kimse silip süpüremez.

Öykünün en önemli mesajı ise ''bir yere ait olabilme''nin insana verdiği rahatlık duygusuydu. Burada anlatılan kesinlikle bir mekana ya da körükörüne bir yere bağlılık değil, yaşanılan yer neresi olursa olsun alışkanlıkları orada sürdürebilmekti .Loksandra bunu zor da olsa başarıyordu, ilk zamanlar eski evindeki tadı vermeyen mezeleri bir süre sonra eski tadına kavuşuyor, etrafındakilerin beğeni nidaları eşliğinde yıllar akıp, geçiyordu. Loksandra zamanın değiştiğini ise etrafındaki durağan yaşamın hareketlenmesinden anlıyor, komşu yüzlerinin farklılaşmasıyla kesinleştiriyordu bu değişimi. Yıllarca rahat rahat yaşadığı sokağına tedirginlik hakim olmaya başlıyor, Ermeni ve Rum komşuları birer birer evlerini boşalttıkça Loksandra korkunç gerçeğin farkına varıyordu: İstanbul artık çocukluğunun şehri değildi, olamayacaktı bir daha. Ülkesine göç etmek zorunda kaldığında ise yaşamındaki en önemli anılarının geçtiği Yeditepe'yi bir daha göremeyeceği gerçeğiyle yüzyüze kalıyor ama bir süre sonra yeni yaşamına da alışıyordu. Kitabın en önemli özelliği ise eski İstanbul'u tüm renkleriyle betimlemesiydi,Tatavla'dan (şimdiki Kurtuluş) tutun da Bakırköy'e kadar...Tatavla'nın kedileri ve köpekleri,bir nevi tiyatro oyuncusu gibi sahneyi paylaşıyorlardı Türkler, Rumlar, Ermeniler, Yahudiler ve diğer milletlerden insanlarla...

Karoçeri Trava, na pame sta Tatavla / Çek arabacı Tatavla'ya gidelim

Posa Talira yirevis, ya na pas ke na mas feris? / Bizi götürmek için kaç beşlik istersin?

Büyükdere ke Therapia; Tatavla ke Nihori / Büyükdere ve Tarabya; Tatavla ve Yeniköy

Afta ta tessara horia, pu stolizune tin poli / İstanbul'u güzelleştiren işte bu dört köy...

Kitabın sonunda ise Loksandra ve İstanbul için bir devir sona eriyor ve tarihe karışıyorlar.Tarih sahnesine günümüzün İstanbul'u ve yeni sakinleri çıkıyor ve sonra... Sonrası malumunuz...

Yıllar önce babam "Sarı Gelin" türküsünü mırıldanırken bana da sormuştu "Bu türküdeki Sarı Gelin kimdir biliyor musun?" diye. " Bir Ermeni kızıdır. Anadolu'nun umrunda mı Ermeni olmuş, Rum olmuş, Türk olmuş? Anadolu türküsünü yakar, ötesine karışmaz." diye eklemişti, şimdi yıllar sonra bu cümle taş gibi oturdu içime Dink'in tabanı paramparça ayakkabısı kadar, en az Kira(Bayan) Rakel'in "Biz size güvenip de kalmıştık Türkiye'de" deyişi kadar...

19 Ocak 2007 Cuma

Bir Gece Ansızın Gelebiliriz...

Derler... Okul kampüslerinde öğrenci döver, gazete binalarında gazeteci kurşunlar, ailesinin önünde bombalı saldırı düzenlerler ve "devlet için kurşun atan adamlar" olurlar. Gaiplere karışırlar, katlettikleri aydınların adı kayıtlara faili meçhul olarak geçerken birileri onları korur, yeri geldiğinde aydının tepesine düşünce suçu diye binen T.C Anayasası bunlara katiyen dokunamaz zira arka taraflarda muhakkak "dokunulmazlık" payesi alan bir "derin milletvekili", bir "üst düzey bürokrat", bir "derin devlet" maşası vardır. "Ya Sev, Ya Terket" diye ağızlarından tükürük saçarak kafatasçılık yapanlar yeşil pasapotları ile Kapıkule'den ilk çıkacak güruhta yer alırlar. Dün birilerini "hedef" gösteren neofili yazarlar bugün katledilen aydının yakın arkadaşı olur, haberi bilmem hangi yemek salonunda bilmem hangi önemli şahıslarla yaptıkları toplantıda öğrenirler. Kör ölür, badem gözlü olur.

Bugünden itibaren kimse Türkiye'de iyi şeyler olabileceğine inandıramaz beni. 19 Ocak 2007 tarihinden itibaren artık Türkiye'de düşünceye değer verildiğine kimse beni inandıramaz. Bugün Hrant Dink öldürürüldü. Linkteki haberde ilgimi çeken iddia İstanbul Vali Yardımcısı'nın yanındaki yakınlarının sözü oldu:" Sokakta başına birşeyler gelebilir." İstanbul Vali Yardımcısı'nın yakınları...

Bu ülkede kaleminizi ezilenlerden, azınlıklardan, asla ve asla gerçekleşmeyecek olan eşitlikten, haktan-hukuktan, düşünceden yana oynatır ve derin devletin işlerine çomak sokarsanız 18-19 yaşındaki maşalar bir gece ansızın tepenizde biter, işinizi bitirirler. Geceye ne hacet...Artık güpegündüz...Cesediniz de saatlerce yol ortasında bekler de kimsenin umrunda olmazsınız. Demek ki neymiş? Faili meçhul cinayetler tarihimizin sayfalarına 1990, 1993, 1999 tarihlerinden sonra 2007'yi de ekleyecekmişiz. Hrant Dink Türkiye'de düşünceleri nedeniyle katledilen 60. gazeteci olmuş. Ne istatistik ama...

Hrant Dink'in ölümünden sonra kimse Türkiye'nin aydınlık bir geleceği olduğuna beni inandıramaz. Yaşasın ey damarlarında asil kan akan Türk gençliği! Yakında alışveriş ve yatak muhabbeti yapan kadın, gecede kaç hatun götürdüğünü yazan erkek yazarlardan başka birşey okuyamayacaksın gazetelerde. Ansızın değil, göstere göstere geliyorlar çünkü... Resmi açıklamalar da gelmeye başladı, bir kanlı el, bir bu kurşun Türkiye'ye atılmıştır, bir barış ortamına çomak sokuldu muhabbetidir gidiyor. Siz biliyor musunuz hangi barış ortamından bahsedildiğini? Siz artık huzurluca "Türkiye'yi Avrupa'ya rezil ettiler, dış mihraklar şimdi bu olayı Türkiye'nin aleyhinde kullanacak, Ermeni Soykırımı Yasa Tasarısı onaylanacak..." laflarına inanabiliyor musunuz?
Kalemini ezilenlerden, azınlıklardan, asla ve asla gerçekleşmeyecek olan eşitlikten, haktan-hukuktan, düşünceden yana oynatan ve derin devletin işlerine çomak sokan bir aydınınız öldürüldü, ötesi yok. Ötesi Resmi Tarih... Resmi tarih ise şanlı Türkiye fotoğraflarıyla dolu, afiyetle yutan için...

Not:Bugün Taksim'de, saat 20:00'e kadar cinayeti kınamak için oturma eylemi düzenlenecek.

17 Ocak 2007 Çarşamba

Elalem Öpmüş Halime'yi, Gariban Çekmiş Ceremeyi...

Dün akşam izlediğim bir haber bülteninde bir dükkandan 6000 YTL'lik elektronik eşya soyan soyguncuların yakalanıp mahkemede "tutuksuz yargılanmak" üzere serbest bırakıldığını duyunca pek sevindim. Zira 30 aralık'ta başımıza gelen o talihsiz olaydan sonra ailecek hırsızlık eğitimi almaya karar verdik. Madem çalıp çırpmanın suçu yok ya da varsa bile zaman aşımından yırtılıyor, neden olmasın? Normal şartlarda çalışarak elde edemeyeceklerimizi birkaç ev soyarak edinebiliriz. Yakında haber bültenlerinde şöyle bir cümle duyarsanız şaşırmayın: "Fotoğraf malzemesi satan dükkanlara dadanan hırsız yakalandı. Hırsızın üzerinden çıkan 5 senelik üniversite diploması şaşırttı. Hırsız "Pişman değilim, gene yapiciim. Nasılsa yakalasalar da serbest bırakıyor T.C mahkemeleri! Hem bu işte daha fazla para var, imkanı olan herkes yapmalı!" diyerek alaycı bir şekilde kameralara sırıtıp el salladı."

İyi de baklava çaldı diye iki çocuğu cezalandıran aynı adalet değil miydi? İyi de banka hortumlayanları zaman aşımından aklayan aynı adalet değil miydi? Bu noktada Anadolu'nun zengin atasözü belleğine başvuruyoruz: Elalem Öpmüş Halime'yi, Gariban Çekmiş Ceremeyi. Üzerine bir de şu yazıyı okuyunca iyice hevesim arttı, yanında staj yapacak marifetli bir hırsız arıyorum, aklınızda bulunsun.

En iyisi yine müziğe vurmak kendimizi bre! Buyrunuz biri Balkanlar'dan, biri de lületaşı ile haşhaşlı çörek memleketi Eskişehir'den iki müzika grubu: Fanfare Ciocarlia ve Gevende. Oturmaya mı geldiniz canım?

16 Ocak 2007 Salı

Lale Oraloğlu'nun Vefatı

Kimi filmler vardır, izler, hayat denen yapbozunuzun en hayati parçalarından biri yaparsınız. Hayatınızın en önemli parçalarına hayat veren yüzler teker teker terk-i diyar ettikçe elinizde yıllar öncesinden siyah-beyaz görüntüler ve cızırtılı sesler kalır. O güzel insanların size bıraktığı miras her izleyişinizde gülüp ağladığınız bir sinema filmidir. Bilirsiniz ki pencerenizin önünden geçecek tramway sayısı günbegün azalmaktadır. Ama mevzu bahis sizin günlerinizin de sayılı olması değil, yitirmekte olduklarınızdır. Elimiz mahkum, hep arkada birileri kalır...

Dün Lale Oraloğlu vefat etti. Bu isim belki tek başına birşey ifade etmiyor çoğu insana, "Kırık Çanaklar" filmini izleyinceye kadar benim için de yalnızca sıradan bir isimdi elbette. Ancak "Kırık Çanaklar"ın Sabahat'ı öyle dokundu ki yüreğime bu vefat ile sanki en yakın dostlarımdan birini yitirdim. Aynı Sadri Alışık'ın vefatından sonra bana kalan en güzel anısının "Ah Güzel İstanbul" olması gibi...

"Biz Oraloğlu Tiyatrosu oyuncuları, öğrencileri olarak vefasızlığın alıp yürüdüğü, sabun köpüğü konularla gündemin sarhoş edildiği bir dönemde Lale Oraloğlu hocamıza manevi destek olmak amacıyla 20 Ocak 2007'de Kartal Umut Hastanesi'nde toplanıyoruz..." demiş öğrencileri. O klasik tabirle Vefa yalnızca İstanbul'da bir semt adı artık...Bu vefat bilmemkim nerde basıldı haberlerinin arasında birkaç cümleyle kaynayacak bir vefat, halbuki Türk Sineması bir öncüsünü yitirdi, bense... Benimse kulağımda Kırık Çanaklar'dan bir replik: "Allah canımı alsa da kurtulsam!" Ayten'in cadılıklarına, Hüseyin Dede'nin muzurluklarına dayanamayan Sabahat'in yakınması... İyi de bu ülke neden sanatçılarına gerçek hayatta da bu sözü söyletmekte bu denli ısrarcı?

Sinemacı olsam bakın ne yapardım? Kim izleyecek, nerden sponsor bulunacak, gişe hasılatı ne kadar olacak kaygılarından uzak "Unutulanlar" adına bir film çekerdim elime kameramı alıp... Sonra filmimin müziklerini öyle bir seçerdim ki aslında unutanların zaten hiçbir şeyden haberi olmayanlar olduğunu, hatırlayanların sayısı az da olsa yalnız bırakılmayacaklarını anlatırdı. Filmimin son jeneriği akarken Blake alırdı sözü: "You're not alone/Not alone/Not alone in this world..."

15 Ocak 2007 Pazartesi

Sorunlarınız İçin Çare Arıyorsanız Medyum P.

http://www.medyumca.com/Site/images/buyuler/4.jpg
Dün öğleden sonra Medyum P. diye birinden bir e-posta aldım. Bilimum medyumluk hizmetlerinin verileceğine dair telefon numarasını ve website adresini içeren bir e-posta'ydı. Sonunda ise rahatsızlık verdiği için özür diliyor, teşekkürlerini sunuyordu.

23 senelik kısacık hayatım boyunca iki defa kocakarısal uygulamalara maruz kaldım. 13-14 yaşlarındayken ananem üzerimde nazar olduğuna kanaat getirip evinde temizliğine yardımcı olan kadından benim için kurşun dökmesini istedi. Beni bir koltuğa oturttular, başıma bir örtü örttüler. Ben "Ulan ya kadının eli kayar da kaynar kurşunla haşlanırsam" diye paranoyaklık halindeyken "cısss" sesini duydum ve örtünün altından kadının konuşmasına kulak misafiri oldum: "Üüüüüf, İ. Hanımcım(ananem oluyor, adını tam yazmadım nazar değer diye) bu kızın üzerinde göz var, bak görüyor musun? Gözleri çıksın inşallah!" Kurşunumu ve üzerimdeki gözleri merak edip ben de bakacağım diye tutturdum, bir de ne göreyim:Türkiye'nin delik deşik otobanlarından bile daha çukurlu, bir nevi krater kayası! Teyze birkaç duamsı mırıldanıp meşhur "Elemtere fiş, kem gözlere şiş" tekerlemesini söyledi, ben de içimden "kimin ki bu gözler?" diye geçirdim.

İkinci mevzu yine kurşunu döken teyzenin ananeme "bu kızın kamburu çıkık, belini kıtlatalım düzelir." demesi sonucu başıma geldi. Yere yatırdılar, kurşuncu teyze bir eliyle belime bastırır, bir eliyle de sırtımı tutarken ben de: "Ya anane bu devirde kırıkçı-çıkıkçılara inanılır mı?" diye fuzuli söylenme halindeydim, ne de olsa annemiz sağlıkçı, babamız eğitimci, ah bir duysalar belimizin kıtlatıldığını, kurşun döküldüğünü falan, rezalet. Bir yandan da "Bu kadın ya belimi kırarsa?" diye evhamlanıyordum, neyseki belimden yalnızca "çıtırrrttt" sesi geldi sadece. Yerine oturmuşmuş. Şimdi bavul taşımaktan eğri paranteze dönen bedenim için de bir kırıkçı-çıkıkçı arıyorum, bilginize.

Ne dediniz duyamadım? Bu devirde hala bu safsatalara inanan kaldı mı mı? Sanırım asıl bu devirde ihtiyaç duyuyor insanlar. Herkes farklı yollarla uyuşturuyor kendisini...Kimimiz magazin, kimimiz karabüyü, kimimiz aşamadığımız değer yargılarımızla, kimimiz acı ve gözyaşı vadeden televizyon programlarıyla...Ancak bir farkla: geçmişe bakınca arabeskliğin dahi çok daha kaliteli olduğunu görüyorum kendi adıma. Eski zamanlarda insanlar müziğinden filmine o acıların çocuğu imajında hayatlarından kesitler bulurlar, kendileri ile özdeşleştirirlerdi. Günümüzde ise "karımı dövdüm ama bir sor neden dövdüm?", 15 yaşındaki F. 30 yaşındaki C. ile kaçtı, F.'nin babası H. "Nikahsız yaşıyorlar, bir yakalarsam vuracağım!" diye açıklama yaptı menşeli programlar "Allahıma binlerce şükür, dünyada ne dertler var...Evlerden ırak, çoluğumdan çocuğumdan uzak olsun." denerek başkalarının acılarının verdiği garip bir haz ile izleniyor. Benzer bir durum Radikal Cumartesi'de Merve Erol'un "Gaffur" yazısında işlenmiş. Geçenlerde Avrupa Yakası'nı izlemediğimi beyan edince de "Çok şey kaçırıyorsun!" demişlerdi. Hatırlıyorum da ben lisedeyken arkadaşlarıma ödev yapmaya gitmiştim. Teybe Cengiz Kurtoğlu kasedi koydular. Bana da "Dinle bak ne güzel müzik" gibisinden birşeyler söylediler. Ben de bu tarz müziklerden hoşlanmadığımı beyan ettim. (gençken daha rafine bir müzik zevkim varmış, şimdi arada sırada Ümit Besen falan dinliyorum, işin garibi hoşuma da gidiyor.) Sonra mutfağa mı ne gitmek için odadan çıktım. Bizim akıllı(!) kız takımı küçükken kulak ameliyatı geçirdiğimden(kulağıma tüp takıldı, koca mutfak tüpünü nasıl sığdıracaklar kulağıma diye düşünüp endişelendiğimi hatırlarım) ve zehir gibi duyduğumdan habersiz "Salak, Cengiz sevilmez mi be!" diye fısıldaştılar arkamdan. Herkes ortak bir beğeniye, sabit bir düşüne sistemine, aynı değer yargılarına sahip olmalıdır diye kanun çıkardılar da benim mi haberim yok? Gaffur diyince konu nerden nereye uzadı. Gayet Freudinyen, Medyum P.'den girip çocukluğumdan çıktığım bir yazı oldu. Uzun uzadıya yazmakta üstüme yok, dikkati dağılıp paramparça olanlardan özür dilerim.

13 Ocak 2007 Cumartesi

Ezginin perrysi

Aklımızı çeldi. Bu parçayı mutlaka yayınlamalıydık.. Sana ithafen eklıyorum Ezgi .(Tacim' e de teşekkurler )

EZGİNİN PERRYSİ

Perry Blake - Forgiveness
Adblock
Adblock

Fanzinİstanbul

Düş mü desem, ideal mi desem , ne desem bilmem ama günün birinde Alternatif-İstanbul fikrini bir fanzin olarak görmek istiyorum ben, öyle kuşe kağıda basılmış, buram buram matbaa kokan bir afilli dergi değil, ortaokul ya da lise sıralarında okuduğumuz türden ucuz kağıda fotokopiyle çoğaltılan ve ancak kendi masrafını çıkaracak kadar satılan bir fanzin. Sokak simitçisinden salaş bir meyhaneye kadar İstanbul'u İstanbul yapan herşey var içinde, ancak yeri geldiğinde kalemini sakınmıyor ve kentin sakinlerine verip veriştiriyor. Bu fikri düşündükçe elin gavurunun deyişiyle midemde kelebekler uçuşuyor, gözümün önüne Kadıköy-Beşiktaş vapurunda bizim fanzini okuyanlar geliyor, ben de fotoğraf çekiyorum bir yandan. İnsanları gözlemliyorum, "acaba", diyorum, "son sayıdan memnun kaldılar mı, onlara İstanbul'a dair değişik birşeyler anlatabildik mi? Sonra vapur iskeleye yanaşıyor, kızın biri elindeki kopyaya "Bunu ben okudum ve başkaları ile paylaşmak istedim...Kim bulur da okursa umarım benim kadar keyif alır. Sevgilerimle, ikibinbilmemkaç, İstanbul" yazıyor ve bırakıyor. Bir başkası alıyor, kısa bir not yazıyor ve bırakıyor. Sonra biri çantasına atıyor ve uzaklaşıyor...İskelede simit satan adam bizim fanzinden bir parçaya sarıp simidi veriyor müşterisine. Bir sahil kahvesine gidiyor simidi alan, bitirince kağıdı masanın üzerine koyuyor ve bir yandan susamlarını parmağıyla toplarken bir yandan da denk gelen yazıyı okuyor ... O sahil kahvesinde çay 1 liranın altında bir fiyata satılıyor ve henüz hiçbir ünlü isim birileriyle yakalanmıyor. Bizim fanzinin bir sayfasınıı yırtıyor, küçük rakıyı sarıp bir akşamcının eline tutuşturuyor tekel bayisi amca...

Bu hayalimi belki birgün gerçekleştirebileceğim ama o zamana kadar Alternatif-İstanbul bir websitesi olarak varolmaya ve yukarıda saydıklarımı sanal ortamdan aktarmaya devam edecek. İnternet düşüncelerinizi yüzlerce kişiye ulaştırabilmeniz için harika bir araç ve her geçen gün yeni bilgiler edindiriyor. Fikir olarak çok beğendiğim bir İstanbul Şehir Rehberi'ni paylaşmak istedim sizlerle, haftalık bir e-dergi, üye oluyorsunuz ve mail adresinize her hafta dergiyi gönderiyorlar.

Dün akşam bizim Ozan'ın yeni bir bebeği oldu. Ama ilk yazılarına bakılırsa anneler bir, babalar dokuz doğurur sözünü doğrularcasına uzun sancılardan sonra dünyaya gelmiş bu yeni bebek. Eğer O'nu ihmal etmez, içini doldurursa ortaya güzel bir ürün çıkacağı kesin.

Ben de umutlanıyorum elbette, hala bu kentin elinden tutan güzel insanlar var bir yerlerde. Perry Blake'den "Travelling" işte onlar için bırakınız çalsın.

©Bu hayalin bütün hakları Ezgi'de saklıdır.

12 Ocak 2007 Cuma

" Tarzan ve Arap Kadri "

Çocukluğumdan asla unutamıycağım bir detay. Aklıma düşmemişti uzun zamandır. O zamanlar kimin çizdiğini , yazarının kim olduğunu bilmeden defalarca okuduğum, asla unutamıycagım karakterler. Tarzan ve Arap Kadri İlk tanışmamız ben ilkokuldayken oldu. Bir aile ziyaretine giderken annemin ve babamın gittiğimiz yerde sıkılmamam için bana aldıkları; kalın kapaklı , cildi parıl parıl parlayan, içinde renkli çizimleri olan bir kitaptı benim için. Tarzan ve Arap kadri kitabının elime geçişini , beyaz parlak kapağının uzerındekı çizimini , içindeki sayfaların matlığını , sayfalarının dikey değilde yatay oluşunu... Kısacası her ayrıntısını hatırlıyorum o ilk tanışmamızın. Çok etkilenmiştim belli ki. Bu toplama albüm hala Ankara'da kuzu kuzu yerınde duruyor. Fazlaca hasar görmus durumda. Hatta üzerinde bana ait çocukluk resimleri falan var. O güzel parlak kapak bantlarla ana gövdeye tutturulmus, defalarca okumanın ve cocukluğunu yasayan bır insanın elinde geçirdiği dönemden Arap Kadri azmi sayesinde kurtulmus bir halde.

Bu detaylarını hatırladıgım kıtabımın ana karakterlerını emınım coğunuz da hatırlıycaksınızdır.

Tarzan : Hersey ondan sorulur. Köyün muhtaru gibidir. Ceyn ' i vardır birde . genellıkle doğru ve fazla mantıklı hareket ettıgı ıcın benım cok ısınamadıgım bır karakterdır.

Ceyn : Göğüsleri boyutunda çizilmiş burnuyla çocukluğuma damgasını vurmus bir bayandır kendisi.

Arap Kadri : Köyün delisidir. Bazı kaynaklarda yardımcı karakter olduğu yazmasına rağmen buna katılamıyorum. Kendisi aslında bu serüvenlerin asıl kahramanıdır. Kavgacı , Güçlü , kaba sabadır. Birtek donu vardır hep onu giyer, ayağında da her zaman sivri uçlu yumurta topuk ayakkabısı vardır. Elinden tesbihini asla düşürmez. Aslında günlük hayatta hiç haz etmediğim bir insan tiplemesinin muhteşem bir yansımasıdır. Zamanında okurken evli mi yoksa değil mi asla anlayamadığım, o yaşımda benim de genelev kavramını öğrenme sebebim olmuş bir karakterdir. Aslında gönül adamıdır kendisi içmeyi yemeyi,efkarlanıp sarhos olmayı ve dolayısı ile etrafı dağıtmayı sever. Tarzan ile aslında birbirlerini çok iyi tamamlarlar. Tarza'nın ve kabasabanın baş belasıdır Arap Kadri. Tek giysisi olan donu efsanedir. Çok rahat bir iç çamaşırıdır aslında ; göbeğinin altında durur ve yere kadar sarkar, paçaları olmayan bir şalvara benzer. Donunu her işte kullanabilmesi ile ünlüdür kendisi.

Tekin Aral' ın Fırt da can verdiği, sonrasında ise Latif Demirci'nin çizimlerine devam ettiği hikayeler ormanda, doğa kanunlarının geçerli olduğu, insanların ve hayvanların hep beraber yaşama katıldıkları bir ortamda geçer. .

Tarzan ve Arap Kadri' den beynime kazınmış en önemli ayrıntıyı aşağıdaki ikili konuşmada bulabilirsiniz.

Buyrun: Tarzan ve Arap Kadri

linda:

sımdı konu suydu

bunlar kabıle halınde yasıyorlardı

cogunlugu çıplak yerli tıpler boyle

bir de tarzan ve ceyn var dı
neyse

linda:
sonra arap kadrı de cakalın sıskonun tekı

Ezgi:
hehe

linda: ve bunların yiyecekleri lerı vardı

Ezgi:
süpermiş

linda:
ben hep o yiyeceklere bakar
acaba ne yıyor bunlar
bende yıyebılırmıyım aynısından dıye dusunurdum

Ezgi:
çok komik

linda:
hem kofteye benzerdı cızımler
hemde patatese

linda:
ayy komıktı ıste yaa

linda:
ne bılıyım
bunu hıc unutamıyorum

linda:
cocuktum ........(sansürlenmiştir )

Ezgi:
ben de jane eyre okurken ellerindeki tereyağlı ekmeğe sulanıp kendime yapardım
yiye yiye okurdum

Ezgi:
gelecekte ne olcamız belliymiş önceden
Ezgi:
kitap okurken kitaptaki yiyecekleri yiyen tipler !

Sevgiler. linda