Jane Birkin: Gainsbourg'un Nefesini Uzaklara Taşıyan Rüzgar

Jane Birkin 18 - 19 Ocak'ta Babylon sahnesinde yeniden esecek ve konserin geliri Japonya'daki nükleer felalette zarar görenlere bağışlanacak.

Ane Brun:'Hayatın Anlamı, Hayatınızda Herşeyin Yolunda Olduğunu Düşündüğünüz Saniyelerde Gizli'

25 Kasım 2011 hayat takvimimizin en özel günlerinden biriydi. Konserden önce adına söyleşi demeye dilimizin varmadığı, bizde yaşamımız boyunca hatırı kalacak kahve sohbetimizde Ane Brun'u çok iyi müzisyenliğinin yanında, varoluş meselelerine kafa yoran, ölüm kadar, yaşamdan da korkan, uzun yollarla ve yolculuklarla barışık, müziğiyle kendi yaşam yolunu çizmeye çalışan bir kadın olarak tanıdık.

Destek Ol, Ekümenopolis Sinemalarda Gösterilsin

Şehirde yapılanların sorgulanması ve dönüşümde halkın söz sahibi olması gerektiğine inanan ve politikacıların tartışmaktan özenle kaçındıkları konuların kamuoyuna yansıtılması gerektiğini düşünen Ekümenopolis ekibi, belgeselin sinemalarda daha çok kişiye ulaşmasını sağlamak amacıyla Projemefon.com adresinde bir kampanya başlattı.

Erik Truffaz Quartet'ın Büyüsü

Erik Truffaz'ın 16 Aralık 2011'de Tamirane'de verdiği konserde hüzün dolu notaların uzun soluklu trompet sololarıyla birleşip ayrıldığı, trip-hop, elektronik ve drum'n bass denizlerine yelken açtığı bir gemideydik.

29 Aralık 2006 Cuma

Image Hosted by ImageShack.us
Rüzgar Çanı ve Sokak Çalgıcıları başlıklı bu yazıyı Eylül'de yazmıştım, bir fotoğraf borcum vardı ama, yarım kalmıştı. Aylar önce olduğu gibi uzaktan bir akordeon sesi geldi kulağıma, her zamanki gibi fırlayıp pencereye koştum. Bu sefer çalgıcı farklı biriydi ve ne yalan söyleyeyim: Çok kötü çalıyordu. Yine de dedim içimden, yine de bir İstanbul sokağı burası. Bu soğukta, bu keşmekeşte İstanbul'un müziğine eşlik ediyor bu genç adam, sırf bu nedenle bile öyküsünün yazılmasını hakediyor. Kendisi bilmiyor ama İstanbul tiyatrosunun başrol oyuncularından biri oluveriyor.

Karşı apartmana geçen yaz taşınan komşuların balkonundaki rüzgar çanının sesini duyunca dün akşamüzeri aklıma geliverdi ansızın, yaz boyu gün aşırı akordeonuyla “Yıldızların Altında” yı çalarak sokağı bir uçtan bir uça geçen sokak çalgıcıları ne zamandır uğramıyor… Oysa ben o an her ne dinliyorsam kapatır, onlara kulak veririm ve sevinirim gene uğradıkları için. Dudak kenarlarında belli belirsiz gülümseme, camlarından sepetle para sarkıtan hanımlara başlarını hafif yana eğerek selam verir, geçerler. Çaldıkları şarkının melodisi uzaklaşır yavaş yavaş ve ben her ne dinliyorsam ona geri dönerim, sokak ise sessizliğine ya da kendine has gürültüsüne kavuşur yeniden…Sanırım çok içten dilemişim dönüp gelseler, yeniden tango nağmelerine kavuşsun sokak diye, uzun zamandan sonra bu sabah uzaktan kulağıma geldi akordeonun sesi… Bu sefer bir yere yetişmek zorundaydım ama kafamda her ne dönüyorsa kısa bir süreliğine kıstım sesini, karşıdan gelen Sokak Çalgıcıları’na verdim kulağımı ve çaldıkları melodiyi çözmeye çabaladım, yapamadım. Yaklaştık birbirimize, yan yana geldiğimiz an durdum ve: “Teşekkür ederim.” deyiverdim kısık bir sesle.Asıl “Nerede kalmıştınız, ben her akşam üzeri belki geçersiniz diye aklımdan geçiriyorum” demek istedim ama duraksadım. Akordeon bir an için sustu ve “ Biz teşekkür ederiz” dedi çalan kara kuru genç çocuk. Yanındaki ince yapılı kız gülümsedi. Cebimdekileri kızın avucuna koydum bakmadan yüzüne. O da eline bakmadan cebine koydu, teşekkür etti. Yanımdan geçip gittiler.

Şu an saat sabaha karşı 3. Geçen yazdan beri karşı balkonda çıngırdayıp duran rüzgar çanının sesi dolduruyor odayı. Ve martıların çığlığı…Bir süre daha gözümü kapamaya niyetim yok…

Çözüm?

Şu iki fotoğraf üzerinde düşünüyorum dün akşamdan beri, birinci fotoğraf Vali Muammer Güler'in açıklaması, bu sabah haberlerinde yine aynı açıklamayı izledim. Kısaca diyor ki Sn. Güler: "İstanbul artık göçe doydu, göç almak yerine artık gelişmeli. Tabi bu anayasal düzenlemelerle gerçekleşecek bir konu, kolay değil."

Diğer fotoğraf ise nispeten okumuş insanların yaşadığı, İstanbul'un orta halli semtlerinden birindeki bir ilkokulun öğrencilerinin elinde dolaşan bir metin. Fotoğrafı büyütüp dikkatle okuduğunuzda da göreceğiniz gibi günlük hayatımızda yaptığımız her işin bir duası var, helaya girerken dahi dua edilmeli! Duaların Türkçe çevirileri ise acı bir gerçeği ortaya koyuyor: 11-12 yaşındaki çocukların beyni bu safsatalarla yıkanıyor, insanları kendilerinden her türlü şerrin bekleneceği şeytanlar olarak görmeleri ve bunlardan kendi akılları ile değil, Allah'ın inayeti ile korunmaları öğretiliyor, bedenlerinden tiksinmeleri ve çok doğal bir biyolojik olayı pislik olarak görmeleri öğütleniyor. Bu çocuklar aynı okulda Fen Bilgisi dersi de alıyor örneğin, boşaltım sistemini incelerken akıllarına gelen şu saçmalıkların bu çocukları nasıl bir çelişki içinde bırakabileceğini, daha Türkçe düşünmeyi, okumayı, yazmayı bile bilemezken Arapça yazıları-belki de uydurulmuş söz öbeklerini- anlamları üzerinde düşünmeden ezberlemelerinin sonuçlarını düşünüyorum. Sonra yukarıdaki fotoğrafla birleştiriyorum düşündüklerimi, hadi İstanbul'a göçü durdurduk, insanlara bulundukları yerlerde ekmeklerini kazanma olanağını tanıdık, artık insan kusan İstanbul'u Sn. Güler'in dediği gibi içten içe geliştirmeye geldi sıra... Hangi insan gücüyle yapılacak bu? Extacy kullanma oranı %300 artmış lise gençliğiyle mi? Elinde dua metniyle dolaşan ve aksırırken dahi dua etmesi öğütlenen ilkokul çağındaki çocukla mı? Yoksa 2-3 güne kadar elinde satır yokuş aşağı dana kovalayacak yetişkinlerle mi?

Eskişehir'den trenle gelirken çektiğim yol üzeri fotoğraflarını paylaşmak isterim. Flickr adresini tıklayarak da görebilirsiniz eğer isterseniz. Söz veriyorum, bir dahaki post daha keyifli konulardan bahsedecek, ne de olsa Ezgİstanbul'da!

27 Aralık 2006 Çarşamba

Objektife Takılanlar...

The Doors'un yukarıdaki parçasını pek severim ben, kalabalıklar içinde yalnız kalmayı anlatsa da melodisinden olsa gerek iyimserlik verir bana. Bu sene istediğim gibi kar yağmadı doğrusu, sokakları çamur içinde bıraktı, havayı soğutmaktan da başka işe yaramadı. Gene de yürünesi bir gündü bugün, bizim Canon'cuk biraz üşüdü ama bazı estanteler kaydetti bu şehirden...İnci bıraktığımda griydi Eskişehir diye yazmıştı yorumunda, bence buranın rengi bile yok, yaşam çok basit ayrıntılarda gizli işte... Gün geçtikçe daha da yapaylaştırılıyor ama anılar var işte...Onların hatırına...
Örneğin bu şehir barındırdıklarına pek iyi davranmıyor, hele de başka bir şehirden gelmişse... 4 senedir burada bulunuyorum ve bu sene itibari ile kira fiyatlarının ulaştığı nokta tek kelime ile: korkunç! Çok kötü evlere fahiş fiyatlar isteniyor, ev sahipleri sinirleri ciddi anlamda yıpratıyor ve sonuçta böyle muzır kareler ortaya çıkıyor. Yavaştan yavaştan gelenleriniz geliyor, ilanlarla karşılıklı diyalog kurmaya, sorularını böyle cevaplamaya başlıyorsunuz!:)
Ama yine de arasıra parıltılı bir eğlence yaşamı da sunduğu oluyor size bu şehrin, yılbaşı şovumsularına karnımız tok ve de en nihayetinde 2006'yı arkadaş kanepesinde tüneyerek geçirecek de olsak Canon'a ayıp olmasın diye ekleyelim bu fotoğrafı da, çekmiş çocuk o kadar... Özel durumlardan kastedilen üzerinde yarın bolbol düşünecek vaktim olacak, yolcudur Ezgi, bağlasan durmaz hesabı yarın öğlen saatlerinde İstanbul yollarına düşmüş olacağım. Şimdilik son diyeceğim şudur ki: 2004 senesinin Troya şarapları pek lezzetliydi ama yıllandırmaya uygun değil, 2 yıl ömrü var, o da 31 aralık tarihi itibari ile sona erecek. Şu aralar Radyo Eksen'de sıkça çalmakta olan Helldorado'nun The Ballad of Nora Lee albümü ve ayrıca Dolapdere Big Gang'in Local Strangers albümü sırada bekliyor. Arada ne kadar mesafe olursa olsun müzik yapan grup ve kişilerin son yıllarda Balkan Ezgileri'ne yönelmeleri beni oldukça mutlu ediyor doğrusu, Helldorado da güzel melodiler memleketi Norveç'ten ama müziği bizim buralara daha bir yakın sanki, iyi ki de öyle. Yapacak birşey yok, seviyorum insanın yüreğine dokunan melodileri, ondandır bu merak. Hani "Çingeneler Zamanı"nın Perhan'ını kendinden geçiren müzik gibi, Kazancakis'in "Zorba"sını delirtip oynatan müzik gibi olmalı dinlediğim, kadehteki rakıyı bir dikişte fondipletecek kadar sarabilmeli insanı. Hangi dilde...Hangi zaman diliminde...Kimlerle söylendiği önemli değil, sözlerini anlamak da şart değil. İstanbul'un müziği gibi olmalı belki de... Bir dahaki yazı İstanbul'dan ne de olsa, görüşmek üzre...

25 Aralık 2006 Pazartesi

İlk Kar Manzaraları...

Mevsimin ilk karı dün gece yağdı, ince bir tabaka halinde yolu kapladı ama bu hali son derece tehlikeli, üzerinde kıtır kıtır yürünecek bir kar değil bu. Yer yer buza dönüşmüş şakacı bir kar, dalgınları uyandırmak için kötü eşek şakaları yapıp ayaklarını kaydırabilecek formda henüz daha. İstanbul'a 48 saat kaldı, artık Berbat'ı hazırlamak, alınacak CD ve kitapları toplamaya başlamak zamanı. Yaklaşık bir 10 gün kadar Eskişehir'in kapısına "Kapalıyız" yazısını asıp "evime", Yeditepe'ye kaçacağım. Ondandır, Brett'in yeni mahsülü "Back To You" ya takıldım dün akşamdan beri. Dinlemek isterseniz buraya tıklayabilirsiniz, eminim bir kadeh sıcak tarçınlı şarap etkisi yapacak üzerinizde... Bir yandan dinleyip bir yandan "İlk Kar Manzaraları" na göz atabilirsiniz.

24 Aralık 2006 Pazar

Volver (Dönüş)-Bir Almodovar Filmi

Pazartesi Eki:Alternatif-İstanbul Uludağ Sözlük'ün "İstanbul" başlığı altına eklenmiş, İstanbul ile ilgili kimi paylaşımlarımı yayınladığım sitemin insanların İstanbul'a dair paylaşımlarını aktardığı bir başka başlık altında yer alması beni mutlu etti, ,ilgili sözlük yazarına teşekkür ederim. Böyle güzel süprizlere her zaman açığım, bilmenizi de isterim.:)

"Volver" fazlasıyla kadınsı bir film ama bu kadınsılığın nedeni pekçok yorumda bunun nedeni olarak gösterilen Cruz'un göğüsleri ve poposu değil bana göre, başta Agustina karakterini canlandıran Blanca Portillo olmak üzere kadın oyuncuların hepsinin kadınsı duyguları en küçük mimiklerine kadar yansıtmış olmaları. Avrupa Bağımsız Sineması'nda en sevdiğim noktalardan biri oyuncuların fazla teknik oynamaması, kendilerince kimi doğaçlamalar katarak sahneyi renklendirebilmeleridir, özellikle İspanya ve İtalya gibi Akdenizlilerin stilindeki yoğun duygusal doğaçlama size izlemekte olduğunuzun bir film olduğunu unutturur. "Volver" gene fazlaca Akdeniz kaynar kanı taşıyan filmlerden biri, ama bazı klişelere hiç yüz vermemiş, filmde aşkından ölünecek bir yakışıklı erkek kahraman yok. Aksine kendisine "baba" diyen kızı kapı aralarından gizlice gözetleyen, yalnız bulduğunda cinsel istismara girişen, bunu da hayatıyla ödeyen bir "koca" ile kendi kızı ile ensest ilişkide bulunup hamile kalmasına neden olan, komşu kadın ile karısını aldatan ve bunun bedelini yine canı ile ödeyen bir "baba" figürü filmin silik erkek kahramanları olarak şöyle bir akıp geçiyorlar. Carmen Maura'nın canlandırdığı Irene'in aklı binbir türlü ruhani olaylarla karıştırılmış Agustina ve Sole tarafından hayalet sanılması ama aslında yalnızca kaçtığı köyüne ve kızlarına dönmüş "gerçek" bir kadın olması, filmin ilerleyen sahnelerinde kanser olan Agustina'nın kızkardeşinin zoru ile çıktığı ve bizdeki öğleden sonra kuşaklarında yayınlanan "Hadi İtiraf Et, Rahatla" tarzı bir TV programında iki aileyi de şok edebilecek bazı açıklamaları yapmaktan son anda vazgeçmesi ve bunun üzerine programın sırf memeden ibaret kazma dişli kadın sunucusunun "Agustina, buraya gerçekleri açıklamak için geldin, açıklarsan seni Houston'da bir kliniğe yatıracağız, iyileşeceksin..." dayatması ile ağzından laf alma çabaları vs. Almodovar'ın asla sade suya aş filmler yapmayacağının, bir şekilde bir yerden lafı gediğine koyacağının açık göstergesiydi.

Sonuç olarak "Volver"i pek beğendiğimi söyleyebilirim, Penelope Cruz'un canlandırdığı "Raimunda"yı bütün klişe yorumların dışında sırf o denli yaşama tutunabildiği ve dürüstlüğü, kızkardeş Sole'yi güzel gülümsemesi ve iyiliği, ama en çok da Agustina'yı kendisini kullandırtmadığı ve dünyanın her türlü pisliğine karşı durabildiği için sevdim. Bütün bu kadınlar tüm "güzelliklerine" rağmen yine de Almodovar kadınları içinde en fazla hayran olduğum ve "İnsan ne kadar farklı olursa hayalindeki kendine o kadar çok yaklaşır." repliğini beynime kazıdığım Agrado'nun yerini sarsamadılar.(Annem Hakkında Herşey) Filmden çıkışta ise söylediğim ilk cümle ise "Hadi krem karamel yemeye gidelim..." oldu. Sinemanın gücü bir kez daha kanıtlandı böylece zira siz elin İspanya'sında bir film çekiyorsunuz, o filmin bir sahnesinde kadının biri krem karamel hazırlıyor, o filmi izleyen 3 hatun kişi soğuk bir gecede yol alıp cadde üzerinde bir yandan krem karamel yiyip bir yandan da "hayatı" paylaşıyorlar, kah gülmekten gözleri yaşararak, kah sahiden ağlayarak... Filmin soundtrack'i ayrıca pek hoş, "Volver" adlı parçayı Raimunda ağlayarak söylemekteydi filmin bir sahnesinde...

22 Aralık 2006 Cuma

2007 Gelirken...

Geçen seneden (havaya girdim sanırım, 2006 bitmiş gibi geliyor) evin bir köşesinde kalmış noel babalı mumlar bulunca derhal yakıp dergilerimle koltuğa gömüldüm, perdeleri açıp Porsuk'a baka baka gecenin keyfini çıkarmaya başladım. Daha da güzeli http://alttire.blogspot.com adresinde sözü geçen ve yazarına bu müziğin kime ait olduğunu ve nerden bulabileceğimi sormam üzerine büyük bir incelik göstererek linkini yolladığı Farid Farjad'ın dinlendirici viyolin ezgilerini dinleme şansı buldum. Artık sanırım işin hiç şaka götürür bir tarafı kalmadı, 2007 yılı kapıda.
2006 yılına başlarken doğrusu bu denli keyifli geçeceğini tahmin edemezdim, özellikle Temmuz ayından sonrası dostlarımla güzel şeyler paylaştığım, dostluklarımı sağlamlaştırdığım, bilgi dağarcığıma yeni şeyler kattığım, yaşamıma bana katkıda bulunabilecek yeni yeni insanlar tanıdığım, bazı hayallerimi gerçekleştirdiğim, ufak tefek sürtüşmelerin dışında pek canımın sıkılmadığı günlerle geçti, 2006 yılında 2005 yılında öğrendiklerimden çok daha fazlasını hafızama kazıdım. 2005'i 2006'ya "Dust In The Wind" şarkısını dinleyerek bağlamıştım, evde yalnızdım ve İstanbul'dan ayrı gayrı geçen...sanırım ilk yılbaşımdı. 2005'in son saniyelerini sayarken gözlerimi kapatıp birşeyler diledim ama ertesi gün hiçbirini hatırlamadım. Su yolunu bulurdu ne de olsa, yılın ilk aylarını "and all your money/won't another minute buy/ dust in the wind/all we are dust in the wind/dust in the wind/dust in the wind..." dizelerini bir marş gibi, her kelimesine yürekten inanarak mırıldandım.
2006'da eskiden olduğu gibi biriktirdiğim bütün paramı çizgi romanlarıma ve jazz CD'lerime harcadım, elimden kalemim düşmedi, ne okuduysam, ne yüreğime hitap ettiyse not aldım kara kaplı ajandama. Şimdi dönüp okuduğumda Corto Maltese'den ne kadar çok diyalog kaydettiğimi görüyorum, çok özel ve keyifli bir Hugo Pratt eseri olan Corto Maltese ile ilgili paylaşacaklarım var ilerleyen günlerde. Bütün maceralarını ikişer üçer defa okudum, yalnızca birini 2007'ye bıraktım. Ve şunu biliyorum: Yılbaşı geceleri ne kredi kartlarının limitlerini zorlayıp sabaha korkunç borçlarla uyanmak ne de onlarca şişe şarabı devirip katlanılmaz baş ağrıları çekmektir, arkanıza dönüp baktığınızda bir önceki seneden daha fazla "yaşamışsanız" o kadar haketmişiniz demektir 4-3-2-1-0 diye geri saymayı. Erken bir yazı oldu belki ama okulun girişindeki süslenmiş çam ağacı yazdıklarımı düşündürdü bana, okuldaki son senem ve bir dönüm noktası daha yakında, yıllar sonra o kampüsteki büyük çam ağaçlarının fotoğraflarına baktığımda... olumsuz birşeyler gelmeyecek aklıma, biliyorum. Belki ayağımın kayıp popomun üzerine düştüğüm sakarlık anlarım gelir acı anılar olarak, o kadar. Belki birkaç küçük şey daha...Ama olsun, dedim ya..."Küçük şeyler..." Ne de olsa "All We Are In Dust In The Wind"

21 Aralık 2006 Perşembe

Cevahir Alışveriş Merkezi

Sosyal psikolojide ünlü bir hapisane deneyi vardır. Stanford Üniversitesi’nin bir bölümü hapisane haline getirilir, deneklerin bir bölümü gardiyan, bir bölümü ise mahkum olurlar. Deney ilerledikçe üniformalı gardiyanların havaya girerek mahkumları ezdikleri, güçlerini kötüye kullandıkları görülür. Das Experiment adlı sinema filmi bu deneyi temel alarak çekilmiştir.

Cevahir Alışveriş Merkezi’nde 2 hafta arayla yetkililerin ihmali sonucu yaşanan iki ölüm ve 9 yaşındaki bir çocuğun hırsızlık gerekçesi ile hor görülmesi hiç de hafife alınacak durumlar değil doğrusu. Kendilerine verilmiş üniformayı bir nevi otorite olarak kullanıp yetkisini aşan güvenlik görevlilerinin ve parasıyla bir yatırım yapıp yönetimini ve insan kaynaklarını doğru seçmek gibi bir derdi olmayan yatırımcının da hatası olan bu vahim olaylar için sivil insiyatif kullanarak tepkinizi bildirmek isterseniz iletişim bilgileri Tania’nın aşağıdaki metninde mevcut. Ancak en güçlü protesto elbette yaşanan ciddi ihmalleri göz ardı etmemek ve bu alışveriş merkezine adım atmamak olacaktır. Lütfen önce gazete haberlerini okuyun, eğer yanlış giden bir şeyler olduğuna kanaat getirirseniz protestoya katılın.

Istanbullular daha iyi bilir, Cevahir Alisveris Merkezi bu gunlerde pek iyi konusulmuyor. En son, dun ve bugunku yayinlarda da hic hos seyler yasanmadigini asagidaki linklerden de izleyeceksiniz.

http://www.milliyet.com.tr/2006/12/19/son/sontur07.asp

http://www.medyatava.net/haber.asp?id=33101

Bu yuzden alin kalem kagidi elinize lutfen dusuncelerinizi yazin, ki artik bu ilkelliklerden kurtulalim...

Cevahir alisveris merkezi:

Tel: (0212) 368 69 00(pbx)

Fax:(0212) 380 13 52-53

Halkla ilişkiler Müdürlüğü mail adresi

Seda Tekin: stekin@istanbulcevahir.com

19 Aralık 2006 Salı

Sivil İnsiyatif: Peki Dikkate Alan Var mı?

Siz hiç yanlış olduğunu düşündüğünüz bir uygulamaya karşı ilgili merciye dilekçe yazdınız mı? Ben defalarca yazdım. En sonuncusu bir belediye başkanına idi.Geçen aylarda gazetede yer almış bir habere istinaden yazdığım protesto metninin konusu güzide bir şehrimizin merkezindeki cami’nin uzaktan görülebilmesi gerekçesi ile bir gecede yok edilen 70 yıllık çınar ağaçlarıydı. Haberin yanlı olabileceğinin iddia edilmesi riskine karşılık aynı şehirde yaşayan bir arkadaşımdan fotoğraf istedim, geldi. Fotoğrafları ve gazete haberini de iliştirip, protestomu ilgili merciye yolladım. Belediye Başkanı tarafından gönderilen cevapta haberin tamamen yanlı olduğu, siyasi bir tuzak hazırlandığı ve insanların kandırıldığı belirtildi.
Yukarıdaki dilekçeye, eklenmiş fotoğraflara ve gazete haberine rağmen gönderilen cevap Sivil İnsiyatif’in Yerel ve Genel Yöneticilerce ne denli dikkate alındığının basit bir örneği aslında. Çoğu cevap metni ne yazık ki özensiz ve dilbilgisi yönünden de zayıf. Bir-iki cümleyle geçiştirildiklerinden içerikleri yazılan dilekçede veya protestoda öğrenilmek istenenleri açıklamaktan uzak, yalnızca iddiaların yanlış ve yanlı olduğu yönünde. Ancak iddia edilenlerin gerçeklikten uzak olduğunu kanıtlama zahmetine dahi katlanılmaması kişinin kafasındaki soru işaretlerinin katlanarak artmasına neden oluyor. İlgili mercilere gönderilen eleştiriler bir yana Anayasanın dilekçe hakkını düzenleyen 74. maddesi uyarınca ve 09.10.2003 tarihinde kabul edilmiş :4982 sayılı Bilgi Edinme Hakkı Kanunu’na uygun yazılmış dilekçelere gönderilen cevaplar da yetersiz ve istenilen bilgiyi cevaplamaktan uzak. Yasada belirtilmiş yazı formatına uygun olmayan dilekçenin sahipleri kimi zaman formata uygun yazmaları konusunda uyarılsalar da çoğu dilekçe uygun yazılmış olduğu halde cevapsız kalıyor ya da gönderilen cevaplarda istenilen bilgi ve belgeler eksik ve yetersiz iletiliyor.
Halk ve Devlet arasında baskı ve yaptırım mekanizması olarak misyon üstlenen Sivil Toplum Örgütleri’nin yanı sıra yolunda gitmediğini düşündüğümüz hususlarda hepimizin yetkili kurum ve kuruluşlara dilekçe göndermek bir hakkımız var ancak gönderilmiş dilekçenin yazı formatı ve içeriği incelendiği gibi gönderilen cevapların yeterli bilgiyi içerip içermediği de bir o kadar önemli olmalı. Zira Sivil İnsiyatif’in çarptığı sert kaya ne yazık ki gelişmişlik önünde de bir engel teşkil ediyor. İlgili kurum veya kuruluşlar tarafından iletilen cevaplar çoğunlukla eksik, yanlı, yanlış ve baştan savma bilgiler içeriyor. Bu durumda Bilgi Edinme Hakkı Kanunu uyarınca Bilgi Edinme Kurulu’na başvurma hakkı da mevcut ancak aslolan bu tür cevaplarda dilekçeyi yazanı adam yerine koymamak ki bir vatandaşa yapılabilecek en ağır hakaretlerden biri olsa gerek.

17 Aralık 2006 Pazar

Deniz Börülcesi

Memleket özlemi pek tuhaf birşeydir. Çeşitli imgelerle kendini belli eder. Okula başladığım ilk sene boş vakitlerde tren yollarında İstanbul yönüne giden tarafa baka baka iç çeker, İstanbul’a gidişlerde tren perona girdiğinde gözlerim dolar, içimden “ Hadi makinist, eve götür beni en kısa yoldan…” derdim.(Sonradan hızlılık dileğim kabul oldu, kısa yoldan götürelim derken 38 kişiyi öbür dünyaya postaladılar. O günden sonra bu cümleyi kurmuyorum artık.) Sonraki yıllarda Eskişehir’e İstanbul’un uzaktaki bir banliyösü muamelesi yapmaya, ilk senemdeki kadar şiddetli özlememeye başladım. “Her gitmelerin bir dönüşü vardır.” acı gerçeği o duygusal yolculukların yerini almaya başladı.

Sanırdım…Meğer özlemimi bilinçaltıma atarmışım. Rüyamda Steve McQueen’le deniz börülcesi yiyip Efe Yaş Üzüm Rakısı içtiğimi görünce anladım. (Steve McQueen’e değil, börülceye odaklanalım lütfen, psikanaliz yapılacak öğe Steve değil çünkü. Basit bir açıklaması var, gene Papillon’u izledim., ondan görmüşümdür rüyamda rahmetliyi. Burdan öbür tarafa rakı kargolanır mı acaba, belki adamın canı çekti de ondan rüyamla mesaj gönderdi. H. Bogart, James Dean, Dean Martin falan demlenecekler belki de...Zeki Müren de fasıl yapacak onlara kimbilir!) Burada deniz börülcesi İstanbul’u simgeliyor. İstanbul’un çilingir sofralarının en leziz mezelerinden… Üzerine sızma zeytinyağını en bakiresinden (rafine edilmemiş demek zeytinyağı terminolojisinde), incecik dövülmüş sarımsağını ve limon suyunu gezdirip sert bir peynirin yanında servis ederseniz…Eh, radyoda da misal Müzeyyen Senar’dan “Vardar Ovası” veyahut Safiye Ayla’dan “Bir İhtimal Daha Var” çalıyorsa…

Deniz börülcesi’ni nerden bulurum sorusunun cevabına geldi sıra. Eğer yanınızda hoş sohbet bir dost, cebinizde yeterli sipaliniz varsa doğru Degüstasyon’da alın soluğu. Yaz olsaydı terasta demlenin derdim ama iç salonun ahşap masalarda oturmak da pek keyifli. Deniz Börülcesi, fava, patlıcan ezme, peynir ve rakınızı isteyin, deminizi almaya başlayınca incecikten tambur, ud, keman sesi ruhunuzu dağlasın. Beyoğlu Balık Pazarı’nın deli kalabalığı aksın pencerenizden ve “Ah İstanbul, sen ne menem şehirsin…” deyiverin. İçinizden ne demek geliyorsa onu deyiverin gitsin.

Deniz Börülcesini evde yapmak içinse yolunuz yine Balık Pazarı’na düşmeli. En güzeli oradaki manav tezgahlarında satılmakta çünkü. En son aldığımda demeti 2 liraydı. Deniz börülcesini bana ilk tattıran Tania’dan aldığım tarifle pişirin, evde ne varsa yanına katıp keyfini çıkarın.: “Beyoğlu Balık Pazarı’ndan aldığınız bir demet deniz börülcesini yıkadıktan sonra kaynar suya atarak biraz bekletin. Etrafında bulunan kılçıklarını temizleyerek bir tabağa alın.Üzerine zeytinyağı(sızma), limonsuyu, iki diş sarımsak ekleyin. Deniz börülcesi tuzlu olduğundan ayrıca tuz eklemeye gerek yoktur. Tercihen Ankaralıların olduğu bir masada “Ankara’da deniz bile yok, ne kadar yazık” diyerek rakınızın yanında tadına vara vara afiyetle yiyin.”

Son cümleyi ben ekledim. Tania'nın kabahati yok.:))

15 Aralık 2006 Cuma

Istrati: Balkanların Gorki'si...

Babası Yunan bir kaçakçı, annesi Rumen bir çamaşırcı olan Istrati'nin bu kitabı elime birilerine bağışlanacak kitaplar kolisini son bir kez kontrol ederken elime geçmişti, o sırada Kazancakis'in Zorba'sına takıktım ve aynı zamanda Natasha ile Robert'ın ilişkisi kafamı karıştırmaktaydı.(Remarque, Tedirgin Hayat) Birden fazla kitabı aynı anda okuma gibi huylarım vardır, ama kimi kitaplar vardır ki ıncığını cıncığını çıkara çıkara, renkli kalemlerle notlar ala ala okurum. Istrati'nin "Mihail" adlı öyküsü bu denli takıntılı olduğum kitaplardan biridir. Öykünün kahramanı Adrien bana göre bizzat Istrati'nin kendisidir, Adrien'in babası da Yunanlı bir kaçakçıdır, annesi ise el çamaşırlarını yıkamaktan beli bükülmüş, gezgin oğluna söylenen bir Rumen kadıncağızdır. Adrien kafasına esince ortadan yok olur, parası bitince memleketine geri döner. "Özgürlük" der buna ve Adrien'in öyküsü Istrati'nin otobiyografisi gibidir bir anlamda. Romain Rolland, Panait Istrati'den "Rus yazarları tadında, ama kendine has bir nükte anlayışı olan yazar" diye söz eder yazdığı önsözde. Gerçekten de Akdeniz insanına yakışır bir nüktedanlığı vardır Istrati'nin, yaşamla boğazını kesip intihara kalışacak denli dalga geçer. "Anamızı babamızı, anamız babamız oldukları, çocuklarımızı da bizim uzantımız oldukları için severiz. Belli bir yaştan sonra bir kadını severiz- hey ulu Tanrım! Sen bilirsin niye sevdiğimizi- o da bizi sever. Ve günün birinde bizi buna zorlayan başka nedenler kalmadı mı, bütün bu sevgilerin tuzla buz olmasına ses çıkarmayız." der kitabının bir yerinde ve okuyucusuna pası atar, halk efsanelerinden ve Balkan türkülerinden dem vurur, Tuna ve Sereth kıyılarından yola çıkarır sizi, İstanbul'a bırakır okuduğunuz metnin lezzeti damağınızdan gitmeden...

Fotoğraf Çekmek İçin Fazla Sisli Bir Gün...

Yolda yürürken görüş mesafesinin 50 mt.'yi geçmediği, yoğun bir sis bulutunun etrafı sardığı ve karbonmonoksit, dioksit ve bilimum pis gazları soluduğunuz bu sabah kulağımda Beirut'dan Mount Vroclai, elimde Nikon'uma kardeş gelen Canon'umla belki bir yüz...ayrıntı...ilginçlik yakalarım diye yürüyorum aceleyle. Acelem derse yetişmek için. Normal ritim tutturarak yürüdüğümde 45 dakikada okula varıyorum. Derste sıkılmamak için Roll dergisinin kasım sayısını çantama attığımdan içim rahat, okunacak birkaç yazı var daha...(iyi ki almışım Roll'ü yanıma, Orhan Gencebay ve Arif Sağ söyleşisi vardı gözümden kaçan, Türk Halk Müziği'ne dair bilgilendirici bir söyleşi olmuş. Bir "Korsan Şarkıları" derlemesi olan "Rogue's Gallery" ile ilgili yazı da ders sırasında sıkıntıdan kurtardı beni...) Ders bitince yine Canon elimde, "Kuş Boku Bulvarı" ndan (Anadolu Üniversitesi Cumhuriyet Kapısı'ndan girdiğinizde sizi hafif yokuş ve ağaçlıklı bir yol karşılar, ağaçlara yuva yapmış kuşların boklarıyla kaplı olduğundan biz kendi aramızda "Kuş Boku Bulvarı" deriz bu yola) kampüs çıkışına doğru yürürken bir duvar dibinde bırakılmış mavi, eski bir bisiklet gözüme çarptı. "Senden iyi fotoğraf karesi olur bebek!" diyip bizim yeni çocuğun deklanşörüne bastım, bastım ama ne göreyim: Pili bitmiş. "Nikon, ahın mı tuttu kinci herif seni!" diye hayıflanıp yoluma devam ettim, görüş mesafesi hala kötü...Hala sisli... Fotoğraf çekmek için fazla sisli bir gündü bugün...

14 Aralık 2006 Perşembe

Ciddiyim, Olabilirim, Olamıyorum!

26 Kasım'daki doğumgünü dileğimde artık market kasiyerlerinin bana "canım" demekten vazgeçmelerini istemiştim. Beyhudeymiş. Bu öğlen kasiyer kız, elbette bu hitaplara ne kadar sinir olduğumu bilmeden, bütün hayallerimi suya düşürdü, hem de "canım" ı ve "güzelim" i mumla aratacak bir sözcükle: "Ablacım, 10 kuruşun varsa ver, yoksa sorun değil..." Sadece kendimin şiddetini anlayabileceği dik dik bakışımla yüzüne baktım: "Utanmıyor musun sen koskoca(!) 23 yaşındaki kadına ablacım demeye...Epi topu 1-2 yaş büyüksündür benden!" diye sayıp döktüm, tabi içimden. Dışım gülümsedi, iyi günler diledi ve marketten çıktı. Bütün ciddiyetim ayaklar altında! Ayrıca banka memurlarıyla hala sizli-senliyiz, ben onlara inatla siz, onlar sizi layık görmediklerinden olsalar gerek, bana ısrarla sen demekteler.

Ev ahalisinden birine kargo geldi. Paketi getiren adam oflaya puflaya merdivenleri tırmanıp zile bastı. Elimde kimliğim, bütün vakurluğumla kapıyı açtım. Zavallının ilk lafı: "Bu apartmanda asansör yok mu, ben mi bulamadım?" oldu. Kendimi tutamadım: "Asansör bu apartmanda oturmuyor, yeni taşındılar..." diye korkunç bir cümle kurdum. Adam güldü. "Deli mi ne ayol, sürekli gülüyor." diye içimden geçirirken kimliğimi istedi, bakıp "Aaa, siz benden 3 gün büyükmüşsünüz." dedi. İğrenç asansör esprime neden güldüğünü de anladım: yay burcu olduğu için. Aramızda sadece 3 gün olduğunu görünce siz sen'e dönüştü gene ve iki yay burcu mensubunun yan yana geldiğinde ortaya çıkması muhtemel fazla iğrenç esprili ortamı kapıyı kapatarak derhal kestim. Bir apartmana bir yay yeter de artar.

Televizyonda kanal gezerken ismi lazım değil kanalın birinde gene ismi lazım değil bir programda fotoğraftaki beyefendi imaj kurbanı olduğunu beyan ediyordu. Türkücü olmak için Urfa'dan İstanbul'a gelmiş, İstanbul'un kurtları saçlarını jölelemiş, kırmızı gömlek giydirmiş ve bu senin yeni imajın diye aynayı eline tutuşturmuşlar. Ailesi o halini görünce reddetmiş kendisini. Bakmış olmıyor, özüne dönüp çıkmış kanala. Metin Şentürk'ü ve Ebru Akel'i arkasına almış, af diliyordu annesinden. Kadın nuh dedi, peygamber demedi. Programın diğer konuğu İpek Tanrıyar birara "Ama erkeklik jöleyle bozulmaz ki..." diye laflar edecek oldu, sosyolojik tahlil derhal Şentürk'ten geldi : "Güneydoğu insanına bunlar ters, anlamak lazım..." Doğru söze ne denir. Araya bu olayı bir memleket meselesi duyarlığı ile ele alıp programa telefonla bağlanan Harran Belediye Başkanı da girdiyse de Güneydoğulu anne oğlunu affetmedi. Sonunu izleyemedim, ne oldu bilmiyorum. Umarım herşey normale dönmüştür.

Sonra oturup Sponge Bob izledim. İflah olmaz bir Patrick hayranıyım. Bir repliğini hatırlıyorum beni gülmekten kırıp geçiren: Sponge Bob ile hatırlamadığım birşeyler karıştırıyorlar, Patrick gene hatırlamadığım bir şey söylüyor, Bob "Patrick, nihayet dehan görünmeye başladı..." gibisinden bir laf ediyor, bizimki belden aşağısına, yeşil çiçekli baksırına bakıyor ve "Nerde, bir yerim mi açılmış?" diyor.

Apron'da kanı akıtılan deve yurtdışı basına aşağıdaki gibi "Haftanın Aptalı" köşesinde yer alarak yansıdı. Doğru söze ne denir? Halbuki yeni de değil ki bu durum...Aptallığımız yani...Bizde evin temeline kan aksın diye koyun boğazlanır, politikacının biri gelecek diye o kasabanın ileri gelenleri kurban keser, bir yerin açılışı yapılır, gene olan zavallı kurbana olur. Nesin dede %60'ı aptaldır deyince fena alınmıştık, burnumuzu dikip "ne bilir ki o kominist, bunak moruk..." demiştik, hatırlayınız. "Dummy of The Week" olunca kimsenin sesi çıkmıyor. Yabancı basın ne derse o doğrudur. Bu sefer hakikaten doğrudur. Hatta hafta az gelir, "Dummy of the 2006" diye değiştirmeliler o başlığı.

Dummy of the week #50 - Camels and Turks In an atrocious celebration choice, Turkish Airlines technical staffers decided to sacrifice a camel at the Istanbul airport. We kid you not. In case you find this story does not turn your stomach enough, there is more here.

One crazy thing is that Turks are Muslim. As the second link amply explains, camels are not “clean” and appropriate eating for a Muslim. Can you imagine the mess?

Reading this and comprehending that the sacrifice of an animal is how Turks express happiness leaves this American unsurprised by the EC’s reluctance to admit Turkey.

Other articles on the subject:

http://www.theglobeandmail.com/servlet/story/RTGAM.20061213.wcamel1213/BNStory/Business/home

http://news.scotsman.com/latest.cfm?id=1851932006

http://www.guardian.co.uk/turkey/story/0,,1971310,00.html

13 Aralık 2006 Çarşamba

Saçınızı Çözün, Şimdi Brett Şarkı Söyleyecek...

Bilirsiniz, kimi grup ve şarkıcılar eserlerinin izinsiz ve korsan kullanımı nedeni ile internetten MP3 indirenlere ve bunlara hizmet sağlayan websitelerine savaş açmışlardır. Akıllı olanlar ise interneti kendi lehinde kullanmanın yolunu buluyor. Canlı konser kayıtlarını veya albümdeki parçaların bir bölümünü yayınlamak bunun en güzel örneklerinden biri. Antony and The Johnsons, Kings of The Convenience, Suede vs. müzisyenlere baktığımızda bu taktiğin hiç de başarısız olmadığını görebiliriz. Belli kalitede müzik dinleyenler bu araçlarla yeniliklerden haberdar oluyor ve CD satın alarak arşivlerini genişletiyorlar. Brett'in canlı performans kaydını yükselen internet trendi Youtube'da yayınlaması maliyetsiz ve çıkacağı tanıtımlar kadar etkili bir pazarlama taktiği. Ama işin bu yönünü ilgililerine bırakıp arkamıza yaslanalım ve Glam Brett'e kulak verelim, boş laf etmez bilirsiniz ki... Huzurlarınızda Trash albümünden "Europe Is Our Playground", 1996 yılından. Brett'in solo albümü mart 2007'de, kendi çektiği videoları "erken klip" olarak yayınlıyor şimdiden. Eh, çok satacağı, yapımcılarını ihya edeceği kesin, ah gene pazarlama mevzularına girdim, zenginin malı züğürdün çenesini yorarmış.:)

"run with me baby,/let your hair down/through every station, through every town/run with me, baby/let's take a chance..."

11 Aralık 2006 Pazartesi

Bu ne biçim iş, bu nasıl şehir ...

İşte İstanbul

yorgun şehir

işte canından bezmiş boğaz vapurları
kederli tramvaylar
ve Galata Köprüsü'nden
telaşlı insanlar geçmektedir
bir gizli sevinç mahzun gözbebeklerimde
eriyen bir sükun kaldırımlarda adım adım
işte İstanbul
İstanbul dedim de seni hatırladım.
Balıkçı tepsilerinde gümüş balıkları
tekir,barbunya,canım uskumru,levrek
işte İstanbul
kulaklarımda bir derin uğultu
hiç bitmeyecek
karşıda kızkulesi
gözleri yaşlı bir kadın gibi
ve minareler çaresizliğimizi haykırmakta Allah'a
caddelerinde başım dönüyordu
gecelerinde ağladım
İstanbul,o büyük şehir
o mahzun şehir
İstanbul dedim de seni hatırladım.

Ümit Yaşar Oğuzcan

...

Evin içinde bir oda, odada İstanbul

Odanın içinde bir ayna, aynada İstanbul
Adam sigarasını yaktı bir İstanbul dumanı
Kadın çantasını açtı, çantada İstanbul
Çocuk bir olta atmıştı denize, gördüm
Çekmeye başladı, oltada İstanbul
Bu ne biçim iş, bu nasıl şehir
Şişede İstanbul, masada İstanbul...

Ümit Yaşar Oğuzcan

...

Yardın be cancağzım

Yardın sonunda şu Beyoğlu trafiğini

İlkyardım pamuklarıyla

O ölümcül acelenden

Korna çiçekleri açıyor şimdi yaralarının üzerinde

Ölen yok sen gibi güzel

Sınıfsal ecelinden

Can Yücel

...

Ağlasam sesimi duyar mısınız mısralarımda,

Dokunabilir misiniz,
Göz yaşlarıma, ellerinizle?
Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel,
Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu
Bu derde düşmeden önce.
Bir yer var, biliyorum;
Her şeyi söylemek mümkün;
Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum;
Anlatamıyorum.

Orhan Veli Kanık

...

Not: Fotoğraflar Ezgi Aktaş'a aittir, şiirler ise http://www.antoloji.com adresinden alınmıştır.

10 Aralık 2006 Pazar

Hayal Bu Ya...

'

Dün akşamki Candan Erçetin konserinden çıkınca canım Tanju Okan dinlemek istedi ne hikmetse , zaten beynimin çağrışım yeteneği fazlasıyla garip çalışıyor. Efes Blues Festival'den sonra iki gün boyunca Kamuran Akkor dinlemiştim, ne alakaysa...

Konserin ikinci bölümündeki Rumeli havaları ve sirtakiler olsa gerek aklıma Tanju Okan'ı düşüren...Eve döner dönmez "Öyle Sarhoş Olsam ki" den girip "Kadehi, Şişeyi Kırarım Bugün" den çıktım, toprağı bol olasıca rahmetli sayesinde sahil meyhanesinin deniz börülceli, favalı, haydarili, rakı-kavun-peynirli ahşap masasında nevaleye ortak olası geliyor insanın...Akdenizli olmak pek fena bir şey, hele de Akdenizli olup da iyi müziğe ve boğaza düşkün olmak daha da fena, kekikli zeytinyağına ekmek banıp yemek gibi. İçten içe ziyadesi ile keyif ehli olup da gene kala kala mayalı arpa suyuna kalmak ise gerçek hayatın acımasızlığı işte. (İyi soğutulmuş biraya katiyen lafımız yok, onun yeri ayrı. Ama denenmiştir, birayla çilingir sofrası kurulmuyor.)

Kazancakis'in Zorba'sı, Kustrica'nın Perhan'ı ve Istrati’nin Minka’sı gibi kendimi er meydanına atıp kendimden geçinceye kadar oynayasım var. Akdenizli veya çingene ruhlu olabilmek ruhun ve aklın havalara uçmasının, gerçeklerin bir anda anlamsız gelmesinin ve en sonunda insanın kendini kaybedecek noktaya ulaşmanın en kestirme yolu belki de… Belki Zorba’nın yaptığı gibi “Kafam bozunca oynarım, oynarım, oynarım ben… Yoksa bu yaşamın sıkıcılığı ne denli çekilir be Patron, sen söyle bana.” diyebilmek gerekir, gerekir ama kim kaybetmeyi göze alabilir kendini o denli?

Eh be Tanju Okan, toprağın bol olsun ama tekinsiz ve de akıl çelen şarkıların böyle gariban hayaller kurduruyor insana...

Akdenizli olmak işte böyle birşey...Akdenizli olmak, gecenin 11'inde mutfağa girip soğanları küpküp doğramak, domatesleri rendelemek, sos tenceresine sızma zeytinyağını gezdirip soğanı pembeleşinceye, domatesleri de suyunu bırakıncaya kadar pişirmek demek. Sos kıvamını bulunca bol kekikle kelebek makarnanın üzerine boca edip afiyetle yemek, yanında şarap olmadığı için hayıflanıp Dean Martin'e dalıp gitmek demek. Sadece Akdeniz kadını buna cesaret edebilir: Gecenin köründe makarna yemeye yani...Gene de şanslı sayılır bu satırların yazarı, aynı anda mesela Karadenizliliği ve Akdenizliliği aynı anda tutsaydı mısır ekmeği bulur, zeytinyağına banıp yerdi, işin içine doğululuk girseydi o makarnanın üzerine Kars'ın en eskisinden kaşar peyniri yakışırdı...

Not: Rakının Kare As'ını oluşturmuşlar, Efe Yaş Üzüm veya Tekirdağ rakısı yukarıda bahsi geçen ve yılbaşına kadar gerçekleşmesi hayal olan bizim çilingir soframızın baş köşesine kurulacaktır. İşbu yukarıdaki fotoğraf da bu yazının kenarındaki fotoğrafın bizzat kendisidir.

8 Aralık 2006 Cuma

İstanbul Deyince Aklıma...

İstanbul sisli ve havada doğalgaz öncesi zamanlardan kalmış bir is kokusu, caddelerde çukurlar, insanlar telaşlı, zamanın acımadan akıp gittiği bir kış günü işte, öylesine bir aylaklık günü… Sadık dost Nikon’u alıp İstanbul sokaklarında sürtmeye çıktım, önce vapurla Kadıköy, sonra Tünel’den Taksim. Daha yolu yarılamamışken kulağıma gelen bir müzik durdurdu beni caddenin ortasında,Yann Tiersen’den Comptine d'un autre été’ydi çalan.

Eski İstanbul fotoğraflarının önünde şarkı bitene kadar bekledim, bitince yoluma devam ettim…

Objektifimi caddenin göz alıcı kalabalığında kenarda köşede kalmışlara yönelttim, onlardan gizli yüzlerini ödünç aldım, objektifimden yansıyan ışık fotoğraf kağıdına hüzünlerini, acılarını, çaresizliklerini, neşelerini, emeklerini, duruşlarını hapsetti.

Bir arkadaşımla buluştum, az vakitte sohbetin belini kıralım diye yazdan beri sahibesi sevgili Ayfer Hanım’ın davetine icabet ederek gitmek istediğim ancak bugün fırsat bulabildiğim Parsifal’e gittik. Parsifal, Beyoğlu Kurabiye sokak’ta (Aksanat’ın arka sokağı) küçük bir vejetaryen lokantası. Ahşap masalara yemeğinizden önce kekikli zeytinyağı ve mısır ekmeği servis ediliyor, menüsü hayli zengin. Seçiminiz ne olursa olsun, midenizde Kiremitte Pazı’ya mutlaka yer bırakmanızı öneririm. Menü yemek çeşitliliği açısından zengin, benim gibi kurtlar gibi acıkmış halde giderseniz yemeğinizi seçtiğiniz halde diğer seçeneklerde gözünüz kalabiliyor. Salata çeşitleri sevenlerini mutlu edecek kadar bol tutulmuş. Porsiyonlar doyurucu ama oldukça hafif. Yemek üzerine içilen orta şekerli kahve bu sefer yenilenleri hazmetmek için değil, tatlı sohbete eşlik etmesi için masada yerini alıyor. 10. yılını kutlayan Parsifal, lezzetli ve uygun fiyatlı yemekleri ve sohbetinize eşlik eden keyifli jazz nağmeleri ile tercih edilesi, adresi asla unutulmaması lazım gelen ve İstanbul’un en özel lezzet duraklarından biri.

Fransız Kültür Merkezi'ndeki "PANORAMİK BIR RÜYA: PARİS" sergisini gezdim ancak bir kokteyl nedeni ile epeyce kalabalıktı, fotoğraflar üzerinde uzun uzun durup düşünmeyi bir başka güne bırakarak ayrıldım. Açılış günlerinde ve kokteyllerde sergi gezmekten hazetmeyenlerdenim. Sergi gezerken elinde şarap kadehi olanları ve özellikle dram türündeki filmlerde kıtır kutur patlamış mısır yiyenleri ciddiyetsiz ve dahası sanata saygısız bulurum. :=) Hele savaş ya da siyasi filmlerde öpüşen çiftlere hiç katlanamam, daha uygun filmler seçmeleri gerektiğini anlatan bir nutuk çekmemek için çenemi zor tutarım ama dik dik bakmaktan geri durmam.:=)

Tatsız tuzsuz, sisli puslu İstanbul’un üzerine az biraz pudra şekeri koyup tatlandırdığım bir günü belleğimde Bedri Rahmi Eyüpoğlu’ndan dizelerle noktalıyorum: ”İstanbul deyince aklıma kuleler gelir/Ne zaman birinin resmini yapsam öteki kıskanır/Ama şu Kızkulesinin aklı olsa/Galata kulesine varır/Bir sürü çocukları olur…”

Kucağımda kitaplarım ve dizüstüm, hemen yanıbaşımda dizüstünü kıskanıp burnunu ısrarla altına sokan ve sonunda kucağıma kurulmayı başaran Beter kedimle radyo diceylerinin pek sevdiği tabirle bir cuma gecesini cumartesiye bağlamış bulundum... Darısı Cumartesi'nin başına...

Cumartesi Eki: Engin bizim BTK'nın kurucusu, danışmanı, eski başkanı vs. Bugün blogundaki bir yazının linkini mail atmıştı, yazıyı bitirdikten sonra okumaya devam ettim ve bir başka yazısında kahkahayı patlattım, hala da kriz halinde gülmeye devam ediyorum. "Türk Halkının Parçacıklara Yaklaşımı" başlıklı yazısını fıkra maiyetinde okuyabilirsiniz.

7 Aralık 2006 Perşembe

Sanat ve Cüzdan

2010 yılının Avrupa’nın Kültür Başkenti bol çukurlu İstanbul'da bir kültür etkinliğine katılmak ne yazık ki her benim diyen babayiğitin harcı değil. (“Avrupa’nın Kültür Başkenti” tanımı aslında eksik, İstanbul AB üyesi olmayan Avrupa ülkelerinin arasında yapılan bir seçimle Kültür Başkenti seçildi. Bu durum kimi mecralarca makyajlanıp insanlara sunuluyor. Kültürel etkinlikleri çok çeşitli ama nüfusuna oranla katılımcısı az olan bir kentte tanımları süslemenin ve gereksiz böbürlenmelere gitmenin anlamlı olmadığını düşünüyorum.) Haftasonu izlenecek bir filmin asgari bedeli 30 lira (3 kişi gideceğinizi varsayarsak) ve bu hesaba yol parasını ve hesaplısından bir şeyler atıştırmayı vs. eklediğinizde harcamanız gereken bedel 60 lirayı buluyor. Özel tiyatrolar son yıllarda oldukça kaliteli oyunlar sergiliyorlar ancak ödedikleri yüksek vergileri ve salon kiralama bedellerini haklı olarak bilet fiyatlarına yansıtmak zorunda kalıyorlar. Çoğu özel tiyatro oyunlarını sergileyebilecek bir salon dahi bulmakta zorlanıyor ve oyunları zoraki göçebelik halinde oynuyorlar. Bu anlamda tiyatro izleyicisi bilet bedellerinin neden yüksek tutulduğundan ziyade özel tiyatro girişimlerinin neden destek bulamadığını ve bu sorunun ciddiyetine rağmen neden basında yer alamadığını tartışıyor.

Bütün bu sorunlar konser, dans gösterisi ve benzer etkinlikler için de sözkonusu. İstanbul'daki konser salonu eksikliğinin pahalı biletlerin en başlıca nedenlerinden biri olduğu sanatseverlerce biliniyor ve kaliteli etkinlikler için bir noktaya kadar sineye çekilebiliyor. (sineye çekemeyenler için İstanbul çeşitli seçenekler de sunuyor elbette, bir üniversite şehri olan İstanbul'da eğitim kurumlarının sanat merkezleri, dernek ve vakıfların kültür ve sanat etkinliklerini paylaştıkları merkezler, artık sadece yiyecek-içecek hizmeti sunmakla yetinmeyip çeşitli etkinliklere ev sahipliği yapan mekanlar alternatif seçenekler arasında, bu noktada yiğidi öldürüp Yeditepe'ye hakkını teslim ediyoruz.) İstanbul Şehir Tiyatroları (Aralık-Ocak ayları arasında İndirimli Tiyatro Bileti 50 kuruş, Tam 1 YTL) ve İstanbul Devlet Opera ve Balesi gibi kurumlar oldukça uygun bilet fiyatları sunuyorlar.

Bu kadar çok etkinliğe ev sahipliği yapan İstanbul okuyanlar için pahalı olduğundan ne yazık ki pek ulaşılabilir değil. Bunu 5 kişi gidilecek bir konser için 250 YTL gibi bir bilet bedeli ödemiş ve eylül ayından bu yana gittiği onlarca konserin en pahalısının bileti 20 lirayı bile bulmayan bir öğrenci olarak rahatlıkla söyleyebiliyorum. Şimdilik anne sponsorluğunda kültür-sanat gündemini yakından takip ediyor olabilsem de okulu bitip de maaşa bağlanınca geleceğimi hiç aydınlık görmüyorum. Şimdiden börek-çörek tarifi toplayarak ilerideki altın günleri için hazırlık yapacağım zira böyle giderse tek sosyalliğim bu olacak.

Cumartesi Eki: TRT-2’de yayınlanan bir programda tiyatro sanatçısı Metin Serezli’ye İstanbul Şehir Tiyatroları’nın bilet fiyatlarında yaptığı indirim hakkında ne düşündüğü soruldu. Serezli, yapılan indirimin özel tiyatrolar ile haksız rekabet yaratacağını ve bu tarz geçici çözümler yerine İstanbul’un tiyatro sahnesi eksikliğinin giderilmesi gerektiğini belirtti.

5 Aralık 2006 Salı

Uyku Manzaraları

Soldan Sağa: Koca ağzını açmış böööeğğ diye esneyen Felicita, Tavşan uykusuyla Cancan, Burnunu dikmiş uyuyan Kedi Jr ve son olarak en çok hakkında şikayet duyduğum ama masum masum uyuklayan Beter... Karede bir tek eksik var: ben. Şu günlerde beni arayanlar bu mesajla karşılacaklar: Aradığınız Ezgu eğitim hayatına bitmek tükenmek bilmez hapşırıkları nedeniyle 1 hafta ara vermiştir, bir süre daha İstanbul'un nemli havasında şifa arayacaktır. Hastalığı Eskişehir-İstanbul geçişlerinde sıkça vuku bulan soğuk algınlığı'dır ve adım adım grip denen canavara doğru ilerlemektedir. Yıkılmadım ayaktayım diyemiyorum çünkü sanırım fena yere serdi beni bu sefer. Siz kendinize dikkat edin, hastalık kapıyı çalmasın. Not: Çınlayan kulaklarım durumun vehametine rağmen "Dolapdere Big Gang" adlı grubu keşfetti, etniklik arayışını sürdüren müzikal iştahımıza iyi gelen gruplardan biri olacağa benzer, 8 Aralık'ta Balans'ta performans sergileyecekler ama bilet fiyatı bana pahalı geldiğinden(30 Lira) gidip dinlemeyi çok istediğim halde sadece aktarmakla yetiniyorum. Umarım D.B.G uygun fiyatlı etkinliklerde festivallerde sahne alacak kadar bizim mahallenin çocuğudur.:)

4 Aralık 2006 Pazartesi

İNANILMAZZZZZZZ

Rahmoninov kimdir, tanımayanlar olabilir.Ancak Shine filmini izleyenler onun bestelerinin ne kadar zor oldugunu ve hayati onem tasıyabılecegını bılırler.
Lutfen ıyı kulak verın . Flight Of The Bumble Bee yı bır de boyle dinleyin bakalım. Sesi iyice acın lutfennnnnn. Çunku piyano ile çalınması ne kadar zor oldugu bılınen bır partının bu kadar net seslendırılmesı ınanılmaz. sevgiler linda

3 Aralık 2006 Pazar

. nokta .:::..:::..:::..:::.. noktalar

. Nokta ile başlamak istedim. Nedense. Belki İstanbul 'u özledığımdendır, belkı su anda ıstanbulun bulanık havasının, sınır bozucu kazı calısmalarının ve bunun gıbı tum can sıkıcı yanlarının varlığına rağmen içimizden birilerinin keyfını cıkartmasından dır. Bılemıyorum. Ama rakı-peynir-kavun üçlüsünü , dostlarınızı, fasılı, keyfi, muhabbeti , aşkı gönülden sevenlerdenseniz, adaları, boğazı martıları, herseyını sevıyorsanız yanı, İstanbul aşıgı isenız işte size güzel bir parça. Umuyorum cok sey hatırlatıcaktır. ( Dostum özellikle sana ) Saygılar. linda

Your Ghost, Maç Tahmini ve Nezle...

Sanırım nezle oldum, gönlüm GS'den yana ama gene de Fener 2-1 alır bu maçı diyorum, Your Ghost bana birini hatırlatıyor, hep sıkıntılı detaylardan mı bahsedeceğiz bre diyorum.
Maç sonu eki: Maçın son bitiş düdüğüyle ne kadar Fenerli arkadaşım varsa başıma üşüştü. Ben de itinayla 18 Kasım tarihini hatırlattım. Sinir oldular. Skor tahminim tuttu, bir dahakine loto veya toto oynayarak bu önsezi gücümü değerlendireceğim. Bu arada dün Saraçoğlu'na dikilen mumlar işe yaradı gerçekten.:) Neymiş o diye soranlar için açıklama: Efenim, Fenerbahçe taraftarı Cumartesi günü stadın önündeki duvarlara mumlar dikip dua ediyordu galibiyet için. Saraçoğlu türbesi yani bir nevi.:)

İstanbul Büyükşehir Kazma İşleri Çalışıyor...

Pendik-Kadıköy minibüs yolunun Altıntepe'den Bostancı'ya kadar olan bölümünde her adım başı bir kazı çalışması var. Bu fotoğraf İgdaş'ın açtığı çukur ve ateşle yaklaşmak yasak. Sinirden kulaklarından ateş çıka çıka dolaşan insanları nasıl uzak tutacaklar, ben bilmem, İgdaş bilir. Sahilyolu tabelası Şenesevler tarafına doğru çıktığı yolculukta hedefine yaklaşmak üzere. Yaklaşık 500 mt. daha öne alınırsa araçlar Suadiye'ye daha yakın bir noktadan sahilyoluna katılabilecekler. Bostancı Sabit Pazarı'na giden yol. Aylardır kazılı durumda, araçlara kapalı, yayalar için çamur ve tuzak dolu olduğundan paralel sokakların kullanılmasını öneririm. En azından o sokaklarda kaldırım namına bir şey bırakmadılarsa da araba yolundan yan yan giderek geçebilirsiniz. Ama yok ben ille de kaldırımdan yürüyeceğim derseniz çöküntülere, ne olduğu belirsiz fırlak borulara ve zaten çok afedersiniz döt kadar yolun iki yanına ve kaldırımlara parketmiş arabalara dikkat ediniz, topuklu papuç giymeyiniz, yanınızdan ilkyardım setinizi ayırmayınız.Gene de açılan bir çukura düşerseniz çukur sizi görmediği için(!) belediyeye tazminat ödemek zorunda kalabilirsiniz. Ha, unutmadan söyleyeyim, bütün bu çalışmalar sürerken yollar trafiğe açık durumda. Yani oldu ki çukura düşmeden ilerlemeyi başardınız, gelen geçen arabalara ve iş makinelerine dikkat ediniz. Bostancı Gösteri Merkezi'nin ve Lunapark'ın olduğu caddenin başı. Bir zamanlar çevreyoluna da buradan çıkılırdı. Beyhude otobüs durağı vs. aramayın çünkü nereye kaldırdıklarını kendilerinin de bildiğinden pek emin değilim. Bütün güzergahlar değişti, dolmuşa ve minibüse zam geldi, taksi bulamazsınız. Evden çıkmayınız derim. İlle çıkacağım derseniz kendinize "İstanbul'da Hayatta Kalma Rehberi" hazırlayınız ve harfiyen uygulayınız.
Ha, unutmadan 3 Aralık Dünya Engelliler Günü Kutlu Olsun.

2 Aralık 2006 Cumartesi

COVER Sweet Dreams

Şimdiiii..... Parçanın orjinalini kendimi bildim bileli severim ve bayılırım kendisine. SWEET DREAMS . " House On The Hounted Hill " filmini izlediğimden beri aşık olduğum yegane cover bırısı ise Marlyn Manson a ait Sweet Dreams yorumudur. Orjinali Eurithmics 'e ait olan " Sweet Dreams " in bu kadar güzel yorumlanabileceğini düşünmezdim. Sitenin ahengini bozmadan bu güzelliğin de tadına bakmanızı ıstedim. Umuyorum dinledikten sonra hak vericeksiniz bana. sevgiler linda

1 Aralık 2006 Cuma

Perhaps , PERhaps, PERHAPS !

İnsanın sesi... Nasıl bu kadar anlamlı olabiliyor? İnsanın kalbi , beyni , ruhu... Nasıl böyle bir güzelliği yaratabiliyor ? keyfini çıkarmanız dilerim. saygılar . linda