Köle olarak Amerika kıtasına gelmiş siyahlar kendi ritimlerini Amerika'daki müziklerle kaynaştırarak yeni bir akım yarattılar: Blues. Kelime anlamı "hüzün" olsa da ritimler tam aksine canlı ve eğlenceliydi, ancak hüzün liriklerde kendini belli ediyordu. Hayatın fazlasıyla içindeydi Blues, tarlada çalışan işçilerin türküsü, sıkmayan en iyi dost, sabah erken kalkanların, akşamında terkedilen kadınların müziğiydi.
Blues elbette ulaştığı bölgelerin de özelliğini alacak ve çeşitlenecekti: Memphis Blues, Delta Blues, Chicago Blues ,Texas Blues, Kansas Blues gibi. Göçmenlerin de etkisi ile gitar, mandolin ve keman Blues' un içine katılacaktı. Blues'da piyanonun ve nefesli çalgıların kullanılmaya başlaması ile R & B' nin, akabinde de kendinden sonraki en isyankar müziğin: Rock' ın temellerini atacaktı. Elektro gitar'ın Blues içinde kullanılmaya başlamasıyla dünyada muhteşem gitar soloları dönemi başlıyordu ve bunun öncüsü de elektro gitarı ilk kez kullanmaya başlayan T. Bone Walker'dı.Güneyde temelleri atılan hayata tutunmanın müziği Blues- özellikle davul, elektro gitar ve bass'ın eşlik ettiği Chicago Blues- kuzeye taşınacak, olgulaşmaya ve Amerika'nın dışında da hayran kitlelerini yaratmaya başlayacaktı: hem de Amerika'da Muddy Waters, John Lee Hooker, BB King, Chuck Berry, Elvis Presley, Jimi Hendrix, Janis Joplin, Bob Dylan; İngiltere'de ise Eric Clapton, The Rolling Stones gibi isimlerle. Tabi bir de İrlanda'lı Van Morrison vardı ki çoğu hayranına göre tanrı müzisyen olsaydı kesinlikle Van Morrisson olurdu.
80'li ve 90'lı yıllarda ise blues melodileri rock ve popüler müzik eserlerinde kullanılmaya başlandı ve safi blues ve jazz albümleri mainstream(ana akım) listelerde en başlarda yer almaya devam etti.
Blues tarihi'nin oldukça kısa bir özetini 17.Efes Blues Festivali'in Eskişehir durağına bir giriş paragrafı olarak derledim.
Kaynak:
1. http://blueslyrics.tripod.com/
3.G. Oakley, Blues Tarihi, Ayrıntı Yayınları
28 Kasım 2006, Eskişehir: Efes Blues Festival 17
Gelelim konser notlarına. Yeri geldiğinde Eskişehir'de verilen konserlerin atmosferinin oldukça keyifli olduğundan bahsederim. Çoğunlukla üniversite gençliğinden oluşan bir dinleyici kitlesi vardır ve sahnedeki müzisyen ile iyi bir iletişim kurarlar.-keşke olanak olsa da Eskişehir'de konser vermiş bir müzisyen de bu konudaki görüşlerini paylaşsa bizimle- Eskişehir gençliğinin en büyük avantajı birbirinden güzel organizasyonları keyifli bir ortamda ve cepleri boşaltmayacak bilet fiyatları ile izleyebilmesidir ki aslına bakarsanız kimi konserler için de öğlenleri simit-peynir yemeye değer. Dün akşamki konser için cebindeki son 15 lirası ile bilet aldığını söyleyen bir kız sanırım yukarıdaki tezimi doğruluyor.:)
Everly Brothers, Kool&The Gang, The Box Tops ve Richie Havens ile Kuzey Amerika'yı baştan sona dolaşan ve daha sonra Chuck Berry, Johnny Winter, Robert Cray ve John Lee Hooker gibi isimlerle çalışan New Orleans'lı Michael Powers pek güzel siyah elektro gitarı ile 19:30 itibari ile konser mekanını ısıtmaya başladı. Şarkı aralarında sıkça "Eskişehir, We love you!" diyerek dinleyicisini mutlandırıp sahneyi muhteşem doğaçlamacı ve blues müzisyenliğinin yanı sıra pek sempatik bir stand-up'çı olan Lary Garner & Band' e bıraktı.
Lary Garner şarkı aralarında esprileri arda arda sıralayarak, şarkılarının nakaratlarını dinleyiciye vokal yaptırarak ve sahneden hoş hatunlara "Oh, babe, you're so sexy, I saw you dancing, com'on..." diye laflar atarak -bendeniz ne yazık ki sadece lovely woman olabildim ancak ama gene de Lary'e teşekkür ederim.:)-eğlencenin asıl kısmını başlattı. Sahneden şöyle bir göz gezdirmekle dinleyicilerin arasındaki "Broken Heart" ları birbir tespit etti.:) " This man from audiences seems like a broken heart man, and you, you, you too, all of you have broken hearts, right?" Powers ile ritim tutmaya başlayan ellere yavaş yavaş ayaklar ve vücut da eklendi, saat 9'a yaklaşırken kimse yerinde duramaz olmuştu, herkes kapladığı minicik alanda dans etmeye başladı ve bu enerji konserin bitimine kadar sürdü.
Son olarak sahne Louisana'lı Buckwheat Zydeco ve grubunundu. Akordeon tınıları ile blues ritimlerini harmanlayan Buckwheat çalarken mekanda eğlence doruğa ulaştı. Keşke grup üyelerinin adlarını da bilsem de bass çalan beyaz, uzun saçlı sempatik adam ve grubun pek tonton dedesi diye tanımlamalar kullanmak yerine adları ile aktarabilsem.
Çavus Al : Genç ve cesur, askerlerine olan sevgisini geliştirmeye çalışıyor.
Dr. Friedrich : Fotoğrafçılığını geliştirmeye çalışıyor.
General A : yaşlı ve aklını yitirmiş, sanatını yaratmakta. Bunu yaparken kağıt veya kumaş kullanmamaktadır, bambaşka bir yöntem geliştirmiştir.
"FALLEN ART"
* bu kısa animasyon film askerliği yerine getirilmemiş bir hayal gören bir grup insan tarafından yaratılmıstır.
KARAKTERLER
Kurbağa Britney
Bölüğün maskotu. Taşınan donmuş yiyecek ve eşyalar ile bir kaza sonucu mekana gelmiş bir kurbağa. Yapacağı daha iyi bir işi olmadığından oturmaktadır her zamankı yerinde. Bir miktar çim, fırtınasız temiz okyanus havası. Bir amfibi hayattan ne isteyebilirki başka? İşte burda bu kurbağa cennetini bulmuş durumda.
Dr. Johann Friedrich:
Bölüğün doktoru. 2. Dünya Savaşı’na geç kalmış ancak güncel çelişkilere çok erken doğmuş. Bundan hep memnuniyetsiz ve mutsuz. Asıl görevi acının analizi. İlerlemiş romatizma , çocukluğundan beri, hatta uyurken bile çekmeye devam ettiği ağrılarını dayanılmaz kılan sebep. Başkasının veya kendi acısı dışında, nasıl keyif alınacağını çok iyi öğrenmiş birisi. Bunların dışındaki hobisi ise fotograf çekmek.
General A
Seçilerek gelmiş bir komutan, tercihen bir sanatçı. Askerleri kendisine “usta” demekte.
Er OA-7691:
Ordunun
her işe koşan ürünü. Gelişmiş üstün özellikler. Standart boy, kilo ve karakter. Asla emirlere karşı gelmeyen, bireysel davranışlar sergileyerek şaşkınlık yaratmayan , içsel beslemesi minimuma indirilmiş. Gönüllü doğmuş.değişime ayak uyduran,tek parça yada parçalı halde.
Çavuş Al :
Gurur ve narsizmi amcasından almış. Etkileyici vücudu ise annesinden. Astlarını çok sevmekte. Hem de çok. Onlar. Alternatiflerin azlığından, onlar da sevmektedir kendisini. Sevgi, barakalarda, özellikle geceleri daha da büyümektedir.ne var ki al orduyu hizmet ettiğinden daha çok sevmektedir. Ne zaman ordu çağırsa, hiç çekinmeden, her zaman askerlerini ölümlerine yollamaya hazırdır. Bu olayın ardından duygu yoğunluğundan ağlamaktadır kendisi. Sonuçta kimsenin kalbi taştan değildir.
Çizgi romanlar kimileri için eskilerde kalan bir nostaljiyi çağrıştırsa da aralarında benim de bulunduğum bir kesim tarafından düzenli olarak takip ediliyor. Bu kesimin tercihleri farklılık gösterse de çizgi roman tutkusu onlar için sürekli doyurmaları gereken bir ihtiyaç. Bağımlılık yaratan herhangi bir madde gibi, elde edilemediğinde acı veriyor. Çoğunlukla çevreleri tarafından eski çocukça tutkularından kopamamış kişiler olmakla suçlansalar da, çizgi romanların büyüsüne kendilerini kaptırdıkları anda kulaklar bu serzenişleri duymamak için tıkanıyor ve hayal gücünün hükümdarlığı başlıyor.
**Büyülü Rüzgar'da çizgi roman fiyatları yeniler için:2.500.000-20.000.000, eskiler içinse 1.000.000-50.000.000 arasında değişiyor. Dip Not: Çizgi Roman dünyası çok geniş kapsamlı. Bu yazı yalnızca bilgilendirme amaçlı olup yazarının bilgisi dahilinde olan çizgi romanları içerir. Çok daha ayrıntılı bilgiyi koleksiyoncularından bizzat sorarak, sahaf raflarını karıştırarak ve internette doğru kaynaklardan edinebilir, bizimle de paylaşabilirsiniz.:)
Kaynak: 1.http://www.cizgiroman.gen.tr
2.http://www.kirjasto.sci.fi/hugoprat.htm
3.Anılar, deneyimler, gezintiler :)
Monoton hayatınızda alışageldiğiniz ritimlerden farklı müzikler ve müzisyenler keşfettiğinizde heyecan duyar ve bütün tanıdıklarınıza yeni keşfinizden bahseder misiniz? Ben bunu yapmaya bayılırım ve ayrıca arkadaşlarımın "bak böyle bir grup var dinlemelisin" demeleri çok hoşuma gider.
Ağustos ayından bu yana başucu albümlerimin çoğunluğu Çingene Müziği'nden ilham almış müziyenlere ait. Gogol Bordello, Beirut, Selim Sesler, Cirque Du Solei yeni keşiflerim ama öncesinde Burhan Öçal'ın Kırklareli İl Sınırı ile Kocani Orkestar'ın Alone at My Wedding, Gipsy Mambo ve L'Orient Est Rouge albümleri her daim dinlediğim albümlerdendi. Çocukluk yıllarında tatilleri Kırklareli'nin az bilinen bir sahil kasabasında geçirmekten dolayı Rumeli Türküleri'ne kulak aşinalığım vardır az buçuk. Bu nedenledir ki son günlerde gerek sinemada, gerekse müzik piyasasında "Çingane Müziği" nin pek revaçta olması bana ve benim gibi düşünenlere yaradı.
Roll dergisinin kasım sayısında işte tam bu konuya değinilmiş. Dergi'nin kapağında "Transilvania" filminin oyuncularının, Gogol Bordello, Selim Sesler ve Zach Condon'un(Beirut) fotoğraflarından bir kolaj var, ana başlık ise İlle de Roman Olsun. :)
İç sayfalarda ise Gogol Bordello'nun solisti Eugene insanların gün be gün neden etnik tınılar aradığını pek güzel özetlemiş örneğin: "Seyirciye karşı çok hassasımdır. O yüzden herkesi görmeye çalışırım. Zaten sahnede başını gökyüzüne kaldırmış, öyle şarkı söyleyen adamın derdini anlamazsın, "s.ktr git, narsist b.k" dersin. Ben öyle "Of tanrım, kimse beni anlamıyor" nevinden o inanılmaz hislenmeleri, sahnedeki narsist kırıtmaları hiç anlamam. Benim için o kadar net ki: Sahneye çıkıyorsan insanlara birşey vermek için çıkıyorsun. Ne hissediyorsan seni dinleyene onu vereceksin." İşte o samimiyet duygusu insanların aradığı. Tamam yıllar yılı serin adamları(ya da kadınları)/ grupları idol sınıfına sokup baş tacı ettik, hala da arşivdeki yerleri mühim ama bir süre daha raflarda toz bağlayacaklar gibime geliyor, arada sırada eski günleri yadetmek için bir toz bezi ile üzerleri silinecek belki, o kadar.
Son günlerin en heyecan verici keşfi ile ilgili detaylı bir yazı yakında bu sayfalarda olacak: "Fanfare Ciocarlia" . Bu yazı ise Linda'nın hazırlamakta olduğu " "Fanfare Ciocarlia" derlemesine giriş maiyetinde okunabilir.
Bizim Bostancı Çarşamba Pazarı epeyce ucuza satılan çanta, ayakkabı ve giyim eşyalarından ziyade Hummer cipleri ile pazardan alışveriş yapmaya gelen kadınlara dair anlatılan öyküleri ile meşhurdur. Ben Hummer'larına aldıkları soğan-patatesi yükleyen birilerini görmedim ama 2 liralık t-shirt için birbirini paralayan, itip kakan manikürlü ve yeni kremlenmiş eller görmüşlüğüm var. Kenardan köşeden bu kavgaları izlemek çok keyifli oluyor doğrusu. Geçtiğimiz kış Linda ile geçerken uğradığımız Bostancı Pazarı'nda dolanırken özel günlerde giyebileceğim bir papucumun olmadığı aklıma geldi ve ayakkabı satan tezgahın önünde bulduk kendimizi. Çeşitler öyle çok, öyle son moda ve muadillerine göre öyle ucuz ki elime tutuşturulan bir çift uzun konçlu kumaş çizmeyi denedim. Şaşıracaklar olabilir ama ayakkabı düşkünlüğüm ve onlarca çift ayakkabım vs.yoktur. (İnanmayacaksınız ama böyle düşünen tek kadın ben değilim, güzel tasarımlara meraklı olmak farklı, hayatı markaların üzerinden geçiştirmek çok farklı kavramlardır. Hayatı Cosmopolitan dergisinden ibaret sayanların dünyayı sardığını düşünen genellemeci beyefendilere duyurulur!) Alışverişten, hele de aldığım kıyafetleri denemekten nefret ederim: "42 beden mi bu, değiştirme yapıyor musunuz? Ha iyi, ben evde dener, olmazsa değiştirmeye getiririm." Mantığım budur. Neyse, çizmeyi denedim ve satın aldım ama bu çizmelerle yürümeyi öğreten biri olmadığı için pek afilli ve de çekici olmama rağmen 3 defa sırtüstü düşme tehlikesi geçirdim ve günün sonunda spor papuca alışık ayaklarım isyan bayrağını çektiler. Ama çizme denen malzemenin neden kadınlarca bu denli sevildiğini ve neden modasının hiç geçmediğini keşfettim: Çizme giydiğinizde yürüyüşünüz dahi değişiyor. Tabi yürümeyi biliyorsanız. Sırada benim de takmaya bayıldığım saç bantlarının ve saça bağlanan fularların kadınlar arasında neden bu kadar revaçta olduğunu çözmek var.
Müzik Kanallarındaki Kadın ViCeyler...
Bu sabah Ülker ile kahvaltıyı dışarıda ettik. Televizyonda güzide yerli klip kanallarımızdan biri açık ve sarı saçlarının uçları pembe boyalı kadın viceylerden birinin programı var. Şu cümleyi duyunca bu programları tiye alan komedi programlarının abartmadığına ve tam da varolanı karikatürize ettiğine karar verdik ve hemen akabinde kahkahayı patlattık: "Şimdi sırada Doğuş'un Dönek klibi var sevgili arkadaşlar, siz dönmeyin sakın ama olur muuğğ?" Zaten nedir o çalınanlar yahu? Arabesk'in de bir janrı olur yani. Bu memleketin bağrından Bergen ve Kamuran Akkor gibi yorumcular çıkmıştır, hiç mi feyz almazsınız? "Diyorlar ki sen delisin/ Hiç bu kadar sevilir mi? / Değmeyecek biri için gurur yere serilir mi? / Değersizdi benim aşkım, yalanlara kattın beni/ Dost üzülür, düşman güler/ Böyle derde gülünür mü?/ Bilseydim hiç sever miydim/ Aşkın sonu bilinir mi?" Canım Kamuran, vakur kadın... Bergen ve Kamuran da benim arabesk tarafım işte... Başka da bilmem.
Savaş'ın aşağıdaki yazısını okurken İstanbul'a son gidişimde karşılaştığım Üsküdar Meydanı manzarası aklıma geldi. Eski otobüs duraklarının olduğu alan olduğu gibi kapatılıp kazılmış, artık kenarında oturarak Kızkulesi'ne dalıp gideceğimiz bir sahil kenarı yok, her taraf karmakarışık. Dolmuşa , otobüse nereden bineceğinizi bilmiyor, insanlara sorduğunuzda "Sormayın, mahvettiler güzelim meydanı. Otobüs duraklarını şu karşıya aldılar!" diyerek yerini gösteriyorlar. Eminönü meydanı her zamankinden çok daha karışık ve düzensiz, bir arkadaşımla konuşurken "Nasıl İstanbullusun Ezgi sen, daha otobüsler nereden kalkıyor, bilmiyorsun?" dediğinde "O kadar çok değiştiriyorlar ki ben her gelişimde farklı bir İstanbul ile karşılaşıyorum." diye cevap veriyorum. Evimin bir alt, bir üst ve paralel caddesi aylardır kazılıyor, trafik tek şeritten idare ediliyor ve yağmur yağdığı zaman tam bir işkenceye dönüşüyor. İstanbul'da bir taksici kötü geçirdiği bir günün acısını sizden çıkarıp üstüne "İn arabamdan adi o..spu" diyebiliyor. Beyoğlu'nda ağaçlar sökülüyor, geçtiğimiz sene yenilerini döşüyoruz denerek hallaç pamuğu gibi atılan parke taşları iki senedir hala(!) değiştiriliyor.
Hadi bütün bunları kanıksadık diyelim-ki kanıksamayalım-, Savaş'ın yazısında vurguladığı "Gecekondu İnsanları" tabir edilen ve haberlere çıkıp belediye buldozerlerinin önüne atılan kişilere farklı bir gözle bakmayı deneyelim. Bu insanları "Önüne gelen İstanbul'a geliyor üstadım, köye çevirdiler güzelim kenti..." diyerek kendimizden apayrı bir dünyaya konudurup yabancılaştırmadan önce "Bizi ucuz emek olarak memleketlerimizden getirdiniz, bize yer, yurt gostermediniz. Buralara ev yaptik, direk diktik, agac ektik, kanalizasyonundan suyuna kadar parasini bizden aldiniz, vergi verdik ve buralara yerlestik. O zaman da kanunlar vardi ve umurunuzda degildi nasil ve nerede yasadigimizin. Simdi buralarin ranti artti, agziniz sulandi. Gelip ele gecirmek istiyorsunuz evlerimizi..." demelerine kulak vermek ve evet, güzelim şehirlerimizi talan edenlerle uğraşmak lazım önce, çünkü "Gecekondu İnsanları" değil güzelim İstanbul'u, Ankara'yı, İzmir'i mahvedenler. Geçtiğimiz aylarda Ankara Kuğulupark için başlatılan sivil dayanışmayı örnek alalım. Bir arkadaşımla sohbet ederken " İnsanlar yeni bir yol istemiyorlar ki Ankara'da, güzelim parka nasıl kıyabilirler?" diye sormuştum, o da "Ezgi, bu talanı başlatanlar zamanında o parkta çocukluklarını geçirseler, sevgilileri ile el ele tutuşup yürüselerdi, çocukluk-gençlik anılarının büyük bir parçasını oluşturan o parkı yıkmaya elleri gitmezdi..." diye cevap vermişti. Doğruydu, her İstanbul'a gidişimde mahvedilmiş bir sokak, yanmış/ yakılmış bir tarihi ev, yokedilip otopark yapılmış bir çocuk parkı gördüğümde işte tam da bu nedenle canım çok acıyor: Ben İstanbul'da doğup büyüdüm. Sokaklarında dolaşırken bilirim ki kaybolsam da eninde sonunda yolum bir meydana çıkar... Dahası İstanbul'da pekçok anı biriktirdim. Şimdi birileri çıkıyor, bütün bunların üzerinden buldozerler ile geçiyor, dümdüz ediyor.
Bir düşünelim Savaş'ın dediği gibi: Aşağıdaki Ankara örneği'nin yerine İstanbul'u koyalım, değişen birşey yok. Soruşturalım: Vergisini dere yatağı, yol üzeri demeden alanların rant söz konusu olduğunda birdenbire bu evleri farkedivermelerini, farkettikleri anda insanların başlarına yıkmalarını sorgulamalı, İstanbul'un ne denli köyleştirildiğini değil. Çünkü İstanbul'u talan eden, rant kurbanı yapan onlar değil. TRT-2 'de bir belgesel izlemiştim. İstanbul'da, Habitat'ın yapılacağı zaman sokak çocukları bulundukları yerlerden toplanarak çöplük alana götürülüp bırakılıyordu. Sokaklarda yokedilen canlıların haddi hesabu yoktu. İstanbul'a gelenlerin gözü düşkünlük, fakirlik, yoksulluk görmemeliydi. Makyajla kapatıldı üzeri. Sonradan her yağmurda İstanbul yüzündeki ağır makyajını bir güzel kustu.
Aradan yıllar geçti, İstanbul'un Belediye Başkanı şehri Dubaililere satmanın planlarına başladı. "Keşke Türk yatırımcılara satabilsek...Ama para Dubai'li prenslerde." diye açıklamalar yapıldı.
Tepkimizi doğru yere yönlendirelim. Savaş da "Ankara'da bana dair hiçbir şey bulamıyorum artık" demiş. Şehirleri ve içinde yaşayanları kimliksizleştiriyorlar. Rahatsızlık verici bir korku filminde yaşıyoruz sanki, benliğimizde bizi oluşturan şeyleri birbir yok ediyorlar. Tarihi mahallelerdeki ahşap evleri yıkıp çirkin apartmanlar dikilen, en güzel ilçelerinden 3.köprü geçirilmeye kalkılan 2010'un Kültür Başkenti İstanbul'un mirasını daha ne kadar yiyeceğiz? Sizce de bu işte bir yanlışlık yok mu? Yani yanlışlık İstanbul'un Kültür Başkenti olması değil. Yanlış nerde? İşte onu bir düşünelim...
E.
Merhaba Arkadaslar,
Haftasonu sizlere haber verememi soldugum icin pismanlik duydugum nefi bir kongreye katildim. TMMOB Sehir Bolge Planlamacilar Odasinin duzenledigi ve kentsel donusum konulu toplantilrda, akademisyenlerin sunumlarindan cok daha ilginci, muhtelif varoslardan gelen ve kentsel donusum projelerinde magdur olan insanlar konustu.
Dikmen'den gelen Tarik Bey, Dikmen vadisi projesinde nasil tehditle evlreinden edilmek istendiklerini anlatti. Nasil kapilarinin onunde Gokcek'in adamlarinin silah attiklarini vb.
Birinci etapta kendi evlerini gonullu olarak yikan gecekondu sahipleri nasil da simdi kan aglar hale geldiler? Neler oldu? Murat Karayalcin doneminde baslatilan Dikmen Vadisi islah projeleri, ODTUlu akademisyenlerin de cabalariyla, gecekondu halkinin barinma ve sosyal ihtiyaclari gozonune alinarak yapildi. Ancak sonra malum secim yapildi ve Gokcek ve adamlari, once gecekonduculari zorla evlerinden etmeye basladilar. Onlara konut onerdiler, ama borcla, taksitle... 1. Etapta yesil alan olarak birakilan alanlara, Ankara2nin en luks evlerini insa ettiler. Sonuc: 1. etapta buradan ev sahibi olan gecekonducularin artik sosyal olarak uyumlu olmalari mumkun olmayan bir mekanda yasamaya zorlandilar. Ve daha bitmiyor ve yeni yikimlar ve yeni talanlar...
"Bizi ucuz emek olarak memleketlerimizden getirdiniz, bize yer, yurt gostermediniz. Buralara ev yaptik, direk diktik, agac ektik, kanalizasyonundan suyuna kadar parasini bizdeen aldiniz, vergi verdik ve buralara yerlestik. O zaman da kanunlar vardi ve umurunuzda degildi nasil ve nerede yasadigimizin. Simdi buralarin ranti artti, agziniz sulandi. Gelip ele gecirmek istiyorsunuz evlerimizi..." diyor Sariyer tepelerinden, Armutlu'dani Okmeydani'ndan gelen abiler. "Uc bin tan gaz bombasi attiniz. Cocuklarimizin onunde bizleri yerlerde surundruerek evlerimizi basimiza yiktiniz...."
"Sonra Sulukule'den iki kendi tabiri ile Sakincali arkadas konustular. Birisi haci sakalli bir amca. Bir zamnlar Tayyib ile yakinmis. Digeri biraz daha kulhani biri, genc ve coskun. "Biz 1100 yildir Sulukule'de yasyoruz. Hic akliniza gelmezdik. Ne oldu simdi boyle?" ">Sonra Sulukule'den iki kendi tabiri ile Sakincali arkadas konustular. Birisi haci sakalli bir amca. Bir zamnlar Tayyib ile yakinmis. Digeri biraz daha kulhani biri, genc ve coskun. "Biz 1100 yildir Sulukule'de yasyoruz. Hic akliniza gelmezdik. Ne oldu simdi boyle?"
Onlar da ofkeliler. Evlerinden edilecekler. Daha once eglence yerleri kapatilmis. Vergi vermiyorsunuz diye... Verelim, demisler. Izin alamamislar bu sefer de... "Biz 1100 senedir buradayiz!" Amca esmer vatandaslarin saygisi ile eklemiyor da ben ekliyorum: "Siz kim oluyorsunuz da bizi yerimizden ediyorsunuz?"
"Bir gelin bizim mahalleye hele", diyor amca. "Bir gorun! Tarih biziz, burada her ev tarihtir."
Durum boyle....
Simdi soru: bu konuda ne yapabiliriz? Anladigim kadariyla Okmeydani tarafi orgutler arasi paylasilmis, orada pek bir sey yapmak zor gorunuyor. Ama Dikmen ve Sulukule icin bir seyler yapilabilir sanirim...
Hatirlayalim... Gecekondular bir zaman solun yerleskeleriydi.. Abilerimiz, ablalarimiz buralarda yoksullarin dili oldular. Darbe sonrasinda buralarda artik hukmumuz okunmaz oldu. Simdi gene bize ihtiyaclari var. Dikmen, Yenidogan, Cin cin... yavas yavas yikimlarla insanlari evlerinden edecekler. Yavas yavas buralari bosaltip, yerlerine luks, tikitanka villalar, evler yapacaklar. Melih Gokcek, Ankaralilar icin bir seytani semboldur. Yolksuzluk, plansizlik, yuzsuzluk, yalancilik... Bunlarin hepsinin semboldur. Ve buyuk bir koy haline gelen Ankara'da, dogma buyume bir Ankara'li olarak, kendime ait, cocukluguma ait hic bir sey bulamiyorum artik. Bu sehri talan edenlerle ugrasmamiz lazim. Daha guzel, daha bariscil, daha yasanabilir sehirler icin...
Bir dusunelim hele...
Savas
Daha önce Cirque Du Soleil'in Varekai adlı gösterisinin soundtrack'inden bahsetmiştim. Bu gösteriyi günün birinde canlı izlemek hayaller listesine çoktan girdi ama şimdilik VCD'si ile idare ediyoruz.
Bu rengarenk cümbüşü siz Alternatif-İstanbul okuyucularına da öneririz.
Cuma gecesi yarım şişe Merlot'u devirdikten sonra Cumartesi günü kendi uyku rekorumu kırdım(daha önceden bahsetmişimdir, uykusuzluk sorunum var idi...idi diyebilir miyim acaba artık?) ve gözümü saat 9'u 22 geçe "Somewhere Over The Rainbow dinlemeliyim" diyerek açtım. Malumunuz bu şarkı pekçok filme eşlik etmiş olup muhtelif şarkıcı ve gruplarca kavırlanmıştır, ancak benim en sevdiğim versiyonları sırasıyla Louis Amstrong, Ray Charles, Eva Cassidy, Isreal Kamakawiwo'ole (sayfaya da eklediğim bu versiyonunda çok güzel bir kombinasyon süprizi var siz dinleyicilere, bakalım farkedecek misiniz?) ve Eric Clapton yorumlarıdır(hele de sonuncusu konser kaydı olursa tadından yenmez...)
Öğleden sonra listemdeki şansonları döktüm ortaya,
Ola bre, pek yakıştı meretler Kasım'a...Kasım benim ayım demiş miydim?
Kalan yarım şişeye "Çarşamba'yı Sel Aldı, Ordu'nun Dereleri, Yarim İstanbul'u Mesken mi Tuttun, Beyaz Giyme Toz Olur, Değmen Benim Gamlı Yaslı Gönlüme..." eşlik eder bu gece de...
Hayır, melankolik değilim, aksine şu söylenene inanıyorum: "...somewhere over the rainbow, skies are blue, /and the dreams that you dare to dream, /really do come true."
Maç Eki: Haftalarca sizi Saraçoğlu'na gömeceğiz diye yırtınan sevgili Cihan başta olmak üzre yakındaki ve uzaktaki bütün Fenerbahçeli arkadaşlarıma en siyahından beyazından sevgilerimi gönderiyorum... Hatırlarlar, bir lafım vardı: "Beşiktaş'ın ölüsü size yeter..." demiştim. Tarih bir kez daha beni haklı çıkardı, iddiaya girerken destekli atınız. Beşiktaş formsuz, Beşiktaş ölü, Beşiktaş ligden kopmuş...Ama Fenerbahçe kadrosu ne kadar değişirse değişsin yapamıyor, olmuyor, yenemiyor... Bütün tanıdığım Fenerbahçeliler için en sevdiğimiz sloganımızı yollamak istiyorum (tanıdıklarıma çünkü bilirim ki onlar centilmen Fenerbahçelilerdendirler) "Bazen hüzün bazen senlik/Bazen Konya, bazen Pendik..."
Sevgili Fenerbahçe, iyi ki varsın...Nice 100. yıllara, hep birlikte...:)
Pek Güldüm Eki: Alternatif-İstanbul'a ulaşırken kullanılan anahtar sözcük grubu: "istanbul gece hatunlar" Bu sözcükleri girerek siteye ulaşan ziyaretçi "Kings of The Convenience" yazım ile karşılaştı, sabah sabah pek eğlendim bununla...
Bu benim "mottom" ya da "yaşam felsefem" vs. değil. Zaten şu ara İngilizce sözcük duymak dahi istemiyorum, biri "tamam" yerine "Ok" derse üzerine yürüyebilirim. Bütün haftasonumu PC başında çeviri yaparak geçirdim. Cuma'dan içilmeye başlanan şaraplar, izlenen filmler, dinlenilen müzikler vs. hep bu çeviriden çalınan zamanlarda kotarıldı. Gündüzleri çeviriye, öğleden sonralarımı müzik dinlemeye ve gece 11'den sabah 4'e kadar olan süreyi de filmlere ayırdım, kalan birkaç saatte ise yatakta uyumak için beyhude dönüp duruyorum, misal dün uykusuzluğa yenik düşüp öğleden sonra 4'te uyuyakaldım, "Ahh, çook uyudum yahu..." diye söylenerek gözümü açtığımda saat 5'ti, yalnızca 1 saat...Havanın erken kararıyor olması da bu uyku sersemi tepkinin bir diğer nedeni elbette.
Mevzu uykusuzluğum değil ey okuyucu, buraya kadar okuduysan eğer teşekkür ederim, asıl bahsedeceklerim işbu cümleden sonra başlayacak... Ne diyordum: "Failure Is Best Way To Learn." cümlesi benim "mottom" ya da "yaşam felsefem" vs. değil. Norveç'in Bergen şehrinin bağrından çıkan bir diğer müzikal harika: Kings of The Convenience'ın "Quiet is the new loud" albümündeki "Failure" adlı şarkıdan bir cümle. "failure is always the best way to learn, /retracing your steps untill you know, /have no fear your wounds will heal..." Ah, evet biliyorum, bütün bu bahsi geçecek parçalar da İngilizce ama ne yaparsınız, pek enfesler...
Hani oturup bütün şarkılarını da yazabilirim ama şimdilik en seçmecelere yer vermek daha doğru olur, Radio Blog Club sağolsun, birkaç lezzetli lokmayı da bu sayfa üzerinden dinleyebilirsiniz. "Gold in the air of summer" misal "without giving anything away, i can say it's by the sea/ it's a house that used to be the home of a friend of mine/
without giving anything away, you'll find ships inside of bottles/and the garden's overgrown/the house is white but the paint is coming of /i didn't know if you wanted to, when i came to pick you up /you didn't even hesitate, and now you and me are on our way /i think i've brought everything we need so don't look back /don't think of the other places you should have been/it's a good thing that you came along with me/gold in the air of summer /you'll shine like gold in the air of summer..." diye akıp giden enfes sözlere sahip, "you'll shine like gold in the air of summer..." kısmında mır mır eşlik etmeden kendinizi alamıyorsunuz ve garip bir şekilde iyimser bir ruh haline bürünmenizi sağlıyor. Aynı etkiyi yapan bir diğer parça da yavaş ritmine karşın "Manhattan Skyline"
"i don't want to cry again/don't want to cry again/i don't want to say goodbye/don't wanna cry again/i don't wanna run away/i don't want to race this pain/i'll never see your face again/"
"...tried so hard to follow/but i didn't catch a half of what had gone wrong/said "i don't know what i can save you from"/i don't know what i can save you from/" "I Don't Know What I Can Save You From" çalarken şöyle derim içimden: "Beni önce senden koru Kings Of Convenience!"
Ve "Homesick" Ağlak ruhlu, hamurunda arabesk tınılar her daim mevcut bir kişilik olsam da hırsızın hiç mi suçu yok be kardeşim... "Homesick" beni ağlatan, duvarlara çarpan şarkılardan biridir. Hele onlar bilmez ama adi Antony ile birlik olup gırtlağımı düğümler, sonra elim böğrümde bırakır giderler beni öylece ortada..."Homesick because i no longer know where home is..." diye biter bu şarkı... Acımadı canınız umarım... "Homesick" ,"Riot On An Empty Streets" albümünden, dinlemek için tıklayın.
"Know / How" sevgiliye not olarak yazılabilecek bir parçadır...Der ki: "...what is there to know? /all this is what it is/ you and me alone /sheer simplicity..."
"I'd rather to dance with you..." Entelektüel hatunlar bu şarkıdan uzak dursun, zira şu sözler onlara adanmış: hadi bebeğim, yapma...Zaten konuşacak birşeyim yok, bütün bir sene hiç kitap okumadım ve izlediğim tek filmi de beğenmedim... Konuşmaktansa seninle dans etmeyi tercih ederim...I'd rather dance with you than talk with you/ so why don't we just move into the other room/there's space for us to shake and hey, i like this tune/ even if i could hear what you said/i doubt my reply would be interesting for you to hear/because i haven't read a single book all year/and the only film i saw, i didn't like it at all .../
"Misread" var bir de, bitmiyor ki, adamların her şarkısı pek leziz. Bir yandan melodisi ile fıkırdatırken öte yandan kendimizi kandırmayalım, arkadaş kalmak diye birşey olamaz diye mesajını vermekte inceden: "...if you wanna be my friend/you want us to get along/please do not expect me to/wrap it up and keep it there..."
Daha da bitmiş değil K.O.C güzellikleri. Siz bu enfes şarkıları bir süre daha sindire sindire dinleyin, eğer yeni tanıştıysanız bu metni klavyeleyen parmaklarıma zeval gelmemesi için mumlar dikin...
Aslen sirk adı verilen gösterilere karşıyım. Nedeni gaddarca eğitimlerden geçirilerek bir sürü abuk-subuk hareket yaptırılan hayvanların çektiği ızdırap. Ancak Cirque du Soleil 'in herbiri ayrı güzelliikte birer sanat eseri olan gösterilerinde sahnede eğlenceli gözüken ancak arka planı acı ve eziyetle dolu olan "hayvanlı akrobasi hareketleri" yer almıyor. Ben de Cirque du Soleil 'in "Varekai" adlı gösterisinin Soundtrack'ini severek ve vicdan azabı çekmeden dinliyorum. Natacha Atlas'ın vokaliyle İngilizce, Fransızca ve İspanyolca sözler Hint ve Çingene müziğine karışıyor.Müziği ve sanatı insan yaşamına sokana rahmet okutan olbümlerden biri daha...Cirque du Soleil alelade bir sirk gösterisinden çok daha fazlası, bir başka alem...
"Here We Go! " dedi Carl Palmer konsere başlarken... Öyle bir konser ki alınıp çantaya atılmış, sonra da incelenmesi unutulmuş bir konser broşüründe tamamen raslantı eseri keşfediliyor. Tam ortadaki Carl Palmer Band başlığına bakılıyor, "Acaba o Palmer mı bu Palmer? Yok canım değildir." Detaylar okunuyor ve havalara uçuluyor: Evet o Palmer, bu Palmer. Hangi Palmer mı?
Emerson, Lake and Palmer'ın Palmer'ı.
İlk ortaokul yıllarında "From The Beginning" dinlenerek başlanan, White, Tarkus, Brain Salad Surgery ile devam eden bir sevgi.
Önce bir sevinç kaplıyor ortalığı, hemen akabinde ise derin bir efkar hali. "Pazartesine iki sınav..."
Ama Palmer yahu bu...Hem de buralarda?
Gitmemek olmazdı. Gidildi.
Şu kırmızı T-Shirt'lü çocuğa dikkat edin. Paul Bielatowicz adı. Pek sempatik, genç ve de yetenekli. Solo çaldığı sahnelerde salonu yıktı geçti.
Veeee sağ tarafta: Stuart Clayton! Gitarını konuşturdu, yetmezmiş gibi yeşil yeşil ışıklarını da yaktı, kırdı geçirdi salonu.
Ve Final! "Carmina Burana"yı bir de Carl Palmer Band'den dinleyiniz derim. Kaderin cilvesidir ki Eskişehir'e ilk gelip de gittiğim etkinlik "Carmina Burana" operasıdır. Birkaç yıl sonra farklı bir versiyonda yeniden kulaklarımın pasını aldı götürdü.
Final lafın gelişi elbette. Bis, bis, bis.
"Do you want moreee? Yeees? One more? Two more? Ok, two more." :) (Daha çalalım mı? Eveeet? Bir tane daha? İki tane daha? Hadi tamam, iki tane daha.)
Tamam, şimdi bir grubu daha dinlemek istiyorum Eskişehir'de. Hani belki bu dilek de tutar. "Calexico" gelsin.
Konser sonunda da Carl Palmer'dan bu güzel gecenin anısına bir imza kapıldı.
Bu arada delirip istemeden el salladığım ve kadrajını bozduğum için fotoğramı çeken arkadaştan özür dilerim, zaten hiç de fotojenik değilimdir. Uzaktan tele objektifi kulağıma zoomlayan şahsı ise yanımdaki arkadaşım " Kızım seni çekiyoor adam...Rahat dur az " demese görmeyecektim. Ne şekilde yakaladıysa artık umarım imha eder onları.
Alternatif-İstanbul olarak 8. Uluslararası Gezici Filmmor Kadın Filmleri Festivali'ni destekliyoruz. Festival ile ilgili tüm gelişmeleri sitemizden takip edebilirsiniz.
|
|
| Alternatif Istanbul grubuna abone ol |
| Bu grubu ziyaret et |