Jane Birkin: Gainsbourg'un Nefesini Uzaklara Taşıyan Rüzgar

Jane Birkin 18 - 19 Ocak'ta Babylon sahnesinde yeniden esecek ve konserin geliri Japonya'daki nükleer felalette zarar görenlere bağışlanacak.

Ane Brun:'Hayatın Anlamı, Hayatınızda Herşeyin Yolunda Olduğunu Düşündüğünüz Saniyelerde Gizli'

25 Kasım 2011 hayat takvimimizin en özel günlerinden biriydi. Konserden önce adına söyleşi demeye dilimizin varmadığı, bizde yaşamımız boyunca hatırı kalacak kahve sohbetimizde Ane Brun'u çok iyi müzisyenliğinin yanında, varoluş meselelerine kafa yoran, ölüm kadar, yaşamdan da korkan, uzun yollarla ve yolculuklarla barışık, müziğiyle kendi yaşam yolunu çizmeye çalışan bir kadın olarak tanıdık.

Destek Ol, Ekümenopolis Sinemalarda Gösterilsin

Şehirde yapılanların sorgulanması ve dönüşümde halkın söz sahibi olması gerektiğine inanan ve politikacıların tartışmaktan özenle kaçındıkları konuların kamuoyuna yansıtılması gerektiğini düşünen Ekümenopolis ekibi, belgeselin sinemalarda daha çok kişiye ulaşmasını sağlamak amacıyla Projemefon.com adresinde bir kampanya başlattı.

Erik Truffaz Quartet'ın Büyüsü

Erik Truffaz'ın 16 Aralık 2011'de Tamirane'de verdiği konserde hüzün dolu notaların uzun soluklu trompet sololarıyla birleşip ayrıldığı, trip-hop, elektronik ve drum'n bass denizlerine yelken açtığı bir gemideydik.

26 Temmuz 2006 Çarşamba

Altyazı'ya Saldırmışlar...

Haber Radikal'den... Günlük rutin "Ya bu dünyada hiç mi iyi birşey olmayacak" sayıklamamı yaparken bir de bu haber tuz-biber ekti can sıkıntıma... Rice' ın Ortadoğu'yu pandispanya hamuru sanıp şekillendirme merakı + camdan baktı, namusum kaçtı diye ard arda işlenegelen töre cinayetleri + havaya saçılan kurşunlardan-sevgili basın buna maganda kurşunu demekte- ölen insanlar vs. derken bir de Altyazi dergisine saldırı haberi.

Hala bilmeyen varsa Altyazı Boğaziçi Üniversitesi yayınıdır. Dokuz Eylül Üniversitesi'nin Sinemasal Dergisi ile birlikte takip ettiğim 2 yayından biridir. Bu sayısında "Lie With Me" adlı filmin sansürlenmesinden bahseden bir yazı yayınlamışlar. Filmin Türk izleyicisi tarafından izlenmesi sakıncalı bulunmuş. Ayrıntıları dergiden okuyabilirsiniz ancak bir Türk vatandaşı olarak zekamın bu denli küçümseniyor olmasını hazmedemiyorum. Bir filmi izleyip izleyemeyecegime başkaları karar veriyor. Tam bir komedi! Türk aile ve ahlak yapısı diye yıllardır yasaklananlar bir yana, sanki bu filmleri izleyip de sinemadan çıkan kudurmuş kişilerce işleniyor sanki bunca namus cinayeti, cocuklara, kadınlara, hayvanlara tecavüz!

Sinemada tensel bir öykü anlatmak sansürlü ama gizli-kapaklı, kaçamak, magazinsel, ünlüsel yakınlaşmalar 5 saat televizyonda gösterilebilir, bacakarası sohbetleri her daim beyin yıkayabilir.

Benim Altyazı'ya bağımsız-sansürsüz desteğim sürecek.

Buyrun, bunu da sansürleyin.

21 Temmuz 2006 Cuma

Bartoli Konseri...

Ezgi'nin 22 Temmuz Notu: Gidildi, görüldü. Veni Vici Vidi miydi o? Her neyse. Freiburg Barok Orkestrası'ndaki beyaz, uzun saçlı kontrbas çalan müzisyenle konserden önce good eviningleşildi. Sahnede Akdenizli bir hatun, dinleyen de öyle olunca keyif alındı. Cecilia sürekli gülümsedi, ben ondan çok gülümsedim. Seyirci yerinden kıpırdayamadı bu sefer konser bitene dek...Alkış alkış üstüne gelince bis sayısı 4'e çıktı. Orkestra şefimiz-baş kemanistimiz kıpır mı kıpır bir hatundu, melodileri hissetti, hissettirdi.-Petra Müllejans- Aya İrini'den Cecilia geçti, Ezgi bir ara melodiler arasında dünyaya barış gelmesini diledi. İçindeki "Dilemekle olmaz ki bu işler..." diyen sesi susturdu, başını Aya İrini'nin tavanına dikti, gözlerini kapadi, dinledi, dinledi, dinledi.
Gecenin programını merak ederseniz tıklayıveriniz:http://www.iksv.org/muzik/program.asp?EID=26

18 Temmuz 2006 Salı

Uygarlık

Uluç tatminsiz birkaç kişi olarak başlamış yazısına...Bakmayaymışız show yapmak adına hayvan haklarını savunan tatminsiz ve histeri krizlerine giren insan güruhuna. Tatminsiz dendiğinde gazetelerin köşe başlarını tutmuş, spordan tut siyasete kadar ahkam kesen ve her konuda bilirkişi olarak ortaya fırlayan yazarların asla yer ver(e)medikleri eşeğe tecavüz eden mühendis, tecavüz edilerek Mamak çöplüğü'ne atılan köpekler, Sivas'ta içip içip barınakta yavru köpeklere tecavüz eden namussuzlar ve ne idüğü belirsiz yazılar yazıp 16-17 yaşındaki kızların pazarlandığı güzellik yarışmalarında juri üyeliği yapanlar geliyor benim aklıma.

Çağdışı, Uygarlık yoksunu barbar bir toplum mu olalım bu adi sokak itleri yüzünden yahu? Hindistan mı olalım? Ulan, Hindistan olabilsek keşke! Sokaklarında ineklerin dolaşması adamların yazılımda dünyanın 1 numara olmasını mı engelledi? Ha, yiğidi öldürmüş, hakkını vermiş Sn. Uluç, pislikleri dışında ineklerin zararı yokmuş. Halbuki köpek kuduz demekmiş... Korku demekmiş. Hele de sürü halinde dolaşırlarsa daha da kötüymüş. Turkiye AB'ye girerken kuduz sokak köpeklerini de mi yanında götürsün yani? Uluç, uygarlık dışı kalmamızın bütün faturasını sokak köpeklerine çıkarmış. Ahhh, bu itler bir temizlense AB kollarını açacak, buyrun yaldızlı davetiyeniz diyecek.

Yetkililere duyrulur: Ben de bütün bu haberlerde izlediğimiz gaspçılardan, hırkızlardan, cinayet işleyip de afla salınan tecavüzcülerden pek fena halde korkmaktayım. Hergün annem çok afedersiniz beynimi ütülüyor: "Nerdesin? Işıklı yerden yürü. Geç kalacaksan taksiye bin." Ben bu eziyeti her allahın günü çekmek zorunda mıyım? Asap masap kalmadı, annemle aram açılıyor. Hani ben Uluç ya da benzerleri kadar ünlü bir kalem değilsem de biri duyar da sesimi bunları itlaf eder diye umud etmekteyim. Hani kimde o yürek var?.. İçişleri ve Sağlık Bakanlarında mı? Belediye Başkanlarında mı? Adalet Bakanlığı'nda da olmadığı %100. Hele siyasilerde hiç yok, arasıra merhamete gelip saldıkları güruha gösterdikleri ihtimamı yaşama savaşı veren sokak hayvanlarına göstermiyorlar ne hikmetse.

Ha pardon...Onlar "insan". Öyle ya. Çok tatminsizsin Ezgi, ne demek itlaf falan ya? İnsan "itlaf" edilmez. Ha yol ortasında tecavüze uğrayabilir, 48 yerinden bıçaklanabilir, birileri vatandaşın sağ cebine koyduğunu sol eliyle ütebilir de... Bunlar hep uygar toplum gerekleridir.

Ama sokakta hayvan olmamalıdır.

Tatminsizliğe hiç luzum yok!

14 Temmuz 2006 Cuma

İstanbul'dan Madeleine Geçti

"Merhaba İstanbul" dedi Madeleine Peyroux konsere başlarken... Konseri çabuk bitireceği için dinleyicilerinden özür diledi, Amerika'ya uçması gerekiyormuş.Sepetçiler Kasrı'nda rüzgarlı bir havada, tam iskeleye yanaşmış arabalı vapurun gürültüsüne yük treninin tıngırtıları karıştı. Madeleine şarkısına başladı "Dance Me to the End of Love" Rüzgar yavaştan hızını arttırdı. Bu büyüleyici şarkının melodileri motor gürültüsüne karışıp dikkat dağıttı. Zaten konserin ilerleyen dakikalarında "What a strange City İstanbul is... A train in the ship! Because of that İstanbul is European! But we are familiar this situation. İstanbul makes me remember long journeys. We are always on road." ( İstanbul ne garip bir şehir... Geminin içinde tren! İşte tam da bu nedenle İstanbul Avrupalı. Ama biz yolculuklara alışığız. Hep yoldayız.) diyecek ve Lonesome Road şarkısına başlayacaktı...(http://www.madeleinepeyroux.com/index.php?id=audio.php)

Ben "Between The Bars" adlı şarkıyı bekledim, söyledi... Ama keşke bis yaptıktan sonra tekrar, onu gerçekten severek dinlemeye kalanlar için söyleseydi... Olsun Madeliene, sen "Drink up baby, drink up all night..." diye başlayıp şarkının bir yerinde iç çektiğinde ben gökyüzüne baktım şöyle bir... Bulutlu, yıldızsız, lacivert gökyüzüne...

Konser devam ederken üşüyen ve belki de sıkılan insanların yarısı konser alanını terketti. Konser o andan "Bye İstanbul, sorry for this quick concert, hope we will meet again" diyip de sahneden ayrılıncaya kadar çok daha keyifli devam etti. Bis yaptıktan sonra söylediği iki parça konserin benim için en keyifli 10 dakikasıydı.

Madeleine İstanbul'daydı dün gece... Sıkıştırılmış bir konserdi, çalalım da uçağa yetişelim havası vardı, vardı ama sahneden de sıcaklık yayılıyordu serin İstanbul gecesine...

Madeleine'nin tur programı bu linkte. Belki onu bir başka şehirde yakalarsınız? Ya da daha keyifli bir ortamda yeniden İstanbul'da dinleriz.

Herşeye Rağmen

Bir tartismadir gidiyordu hatırlarsınız... İşte bu yazı o günlerde kaleme alındı. Geç oldu, ama güç olmadı, şimdi ekliyorum siteye.;)

Kopek giren eve melek girer mi, azrail kac km oteden can almaya gelir, ote yandan eskinin medyatik ilahiyatcisi, simdinin oy avcisi parti baskaninin insanlarin yasadigi butun kotuluklere bir kisim aklı evvel hayvanseverin sebep oldugu yonundeki beyanatlari...

Sasirmiyorum artik. Gulup geciyor, yoluma devam ediyorum. Karsimda gorduklerim beni daha cok ilgilendiriyor. Onlarsa istisnalarin disinda pek ic acici degil dogrusu... Dun aksam okulumdan cikarken cok sevdigim bir ogretim gorevlisinin elindeki pogacayi ac ve usumus bir kedi ile paylastigini gordum. Ayni gece Turkiye'nin guzide universitelerinin birinde isinmak icin arsive siginmis kedi yavrularinin posetlenip cope atildigini ogrendim... Hani o KDV bile alinmayan ithal mamalari birakin kursagina tek lokma cer-cop girmemis hayvanlarin maddi yetersizliklere ragmen tedavi ettirildigini... Guya evde bakilan kedi yavrusunun bir aile kavgasi sonucu sokakta kalisini duydum. Bunlara ragmen Zeyrekli Ahmet Amca geliyor aklima ansizin...Kedi sevgilisiyle bir sonbahar gunu ansizin karsima cikiveren ve oykusunu dinledigim... Uzaklarda bir yerde maddi yetersizliklere ragmen sevgi dolu bir evde bakilan felc, sakat ve yasama tutunan kediler... Gokdelenlerin golgesindeki derme-catma kulubesinde bir suru kedi-3 kopek-13 yasinda bir horoz ve kesmeye kiyamadigi tavuklariyla yasayan guzel yurekli insan... Ve diyorum ki meşhur sarkiya atifta bulunarak...Madem melek ugramiyor yanimiza, biz butun bu ahaliyle cehennemde yorgan ile yatariz. Cehennem ile, ocu ile ancak beyni boslar korkutulur. Birakiniz onlar cennete gitsinler. Biz devam edelim.

Memleketimden İnsan Manzaraları

Memleketimden İnsan Manzaraları/ Töre Cinayetleri

Ön Not:Güldünya'nın katledilmesinin hemen akabinde düşündüklerimi kaleme almıştım. Daha birkaç gün önce bir töre cinayeti daha işlendi. "Töreye aykırı hamile kalan" Meryem kardeşi tarafından vuruldu. http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=192173

Kitlelerce aptal bir tapınma güdüsüyle göklere çıkarılan bir türkücü, sahne aldığı bir gecede havaya silah atılması sonucu:''Kadının olduğu yerde silah atılır mı, sizin kadından ne farkınız var o zaman pzvnklr?'' diyerek kadını aşağılayıp, güya hesap sorduğu ülkemde, önce Güldünya töre cinayetine kurban verildi, sonrasında aynı ay içerisinde Aysel. İronik isimli Güldünya'ya kıydılar töre uğruna, bir akrabasının tecavüzüne uğradıktan sonra rahmine düşen bebeği hem milyonluk bir şehrin psikopatlarından, hem de kendi aile bireylerinden sakınmaya çalışırken...Aysel ise, eski sevgilisi, yeni kocası Cumali'yi, askerdeyken boynuzladığından!kahpe damgası yedi, aile meclisince verilen bu büyük-kutsal leke temizleme görevi de amcaoğluna verildi.

Kendi karısını-kızını her zaman sakınılması gereken birer eşya olarak gören,her daim töreleri sürdürmeye ölümüne-kanının son damlasına kadar yemin etmiş olan, ama iş kendi uçkurunun keyfine gelince elalemin! karısına saldıran muhafazakar beyin, sistemin, popüler kültür ve teknolojinin bütün olanaklarını seferber edip, karmakarışık tatta bir çorba olarak gırtlağına akıttığı tek tip yarı çıplak kadınları( ya da ne desek, içinde insan olmayan kıyafetleri taşıyan plastik harikası askılar mı) kayıtsız şartsız bir hoşgörüyle sofrasına, hatta geceleri fantezilerine buyur etmiş. İş kendi malına gelince camdan baktı diye 14 yerinden bıçaklamış, es kaza iyileşiverirse, kilitleyip kapıyı arkasından, canını çıkarasıya erkek döl versin diye didinip durmuş.Ta ki malın son kullanma tarihi geçene dek. Kadının bedenini istediğine sunma hakkına ''Vermek'' terimini yakıştırmış, eğer vermezse tecavüz etmiş. At,avrat,silah diye böğüre böğüre boşaltmış kanlarını damarlarından gencecik kızların, gebe kadınların. 14 yaşındaki kızların kanlı çarşaflarını asmış pencerelere. Namus simgesi kırmızı kuşak bağlanıp ak gelinliğe, zırtapoz akrabalar bekçi dikilmiş uçkurunun sağlam olmadığı düşünülen taze gelinin başına. Töre bu, kanun bu diye...

Ve o beyinler ki, gene bir kadının ellerinde şekillenmiş olmaları ne büyük handikaptır ülkemde. Öğle kuşağında yayınlanan ''Kadının Bilmemnesi''programlarında teyzeciklerim,''Karımı dövdüm,fekat bir sorun,niye dövdüm?'' diyen er kişiyi avuçlarını patlatırcasına alkışlamakta, kocasını aldatan kadını ise yuhalamaktadır.Ve hala toplumdaki talihsiz yozlaşmanın panzehiri olarak bu örümcek bağlamış, kokuşmuş töreler gösterilmektedir.

İstanbul Arkeoloji Müzesi

Arkeoloji Müzesi'ne Topkapı Sarayı'nın içinden yürüyerek ulaşabilirsiniz. Aya İrini Kilisesi'ni geçtikten sonra sol tarafta aşağıya inen yolu takip ederseniz Arkeoloji Müzesi Binası'nı göreceksiniz.

İstanbul Arkeoloji Müzesi'ne giriş ücreti 2 YTL, ancak yazık ki dünyanın sayılı müzelerinden biri olduğu halde pekçok kişi tarafından bilinmiyor ya da es geçiliyor. Oysa Anadolu Uygarlıkları'na ait buluntuların kronolojik sırayla sergilendiği müzede İskender Lahti, Ağlayan Kadınlar Lahti, İskender Büstü gibi tarihi eserler yer alıyor. Ne ilginçtir ki tarihi eserlere dokunmanın yasak, ama uyarıyı yapan görevlinin bağıra bağıra cep telefonuyla konuşmasının serbest olduğu müzenin sahipsizliği biraz da biz İstanbullular'ın kayıtsızlığından kaynaklanıyor. Müze ile ilgili detaylı bilgiyi aşağıdaki linke tıklayarak edinebilirsiniz. Fotoğraflama olanağı bulduğum eserlerin ait oldukları çağları ise müzeyi ziyaret ederek öğrenebilirsiniz.

http://tr.wikipedia.org/wiki/%C4%B0stanbul_Arkeoloji_M%C3%BCzesi

Daha fazla fotoğraf için burayı tıklayabilirsiniz.:)

Sokak Çocukları İçin Ne Yaptın?

Yedikule Hayvan Barınağı Gönüllüsü Sevgili Tolga Öztorun'dan saklanıp arşivlenecek güzel bir röportaj.

Sokak hayvanlarına yardımcı olan, onların sağlıkları ve bakımlarıyla ilgilenen çoğu kişinin karşısına çıkan en can sıkıcı durumdur: "Sokak çocukları dururken" ile başlayan cümleler... Demogojik, histerik, yapay tartışmalar...Soran kişinin ne yaptığı meçhul olmakla birlikte gene en güzel cevabı sokakta yaşayan çocuklar verir bazen. Benim Bostancı Parkı'nda yakaladığım fotoğraf karesinde olduğu gibi... Bütün bu sidik yarıştırmaların uzağında sokak hayvanı ve insanı aynı bankı-çimeni paylaşır. İkisinin de ortak yanı insanların steril yaşamlarına değdirmeme, gözden ırak tutma istekleridir. Çocuğa "tinerci" damgası basılır, hayvana çöplük yolu gözükür ölü veya diri.İşte bu nedenle bu röportajı okuyun tekrar tekrar. Sn. Yusuf Ahmet Kulca, yüreğinize ve emeğinize sağlık...Sevgili Tolga Öztorun, sizin de kaleminize ve yüreğinize sağlık...Dediğiniz gibi fotoğrafı sanki özellikle röportajınız için çekmişim. O çocuklar hala köpeklerimizle Bostancı Parkı'nda...Hala bazı ablaları-teyzeleri taze fasülyeyle börek götürüyor onlara yesinler diye...

Peki ya gelecek?Umut Çocukları Derneği'nin sitesi:www.umutcocuklari.org.tr

Fotoğrafsız Anılar

Yıllar sonra kıyıda köşede kalmış bir fotoğraf ne düşündürür size? Eski bir kağıt parçasının üzerinde ışık yardımıyla hapsedilmiş bir görüntü ne kadar uzağa götürebilir sizi? Fotoğraf, icadından bu yana geçen sürede kimbilir kaç yaşama tanıklık etti, kimbilir kimler tarafından neleri görmek amacıyla sabırsızlıkla beklendi. Ya sevdiğinizden geriye kalanlar sadece anılarsa? Tırnakların törpülemek için kullandığı koltuğunuzun yüzü değişmiş ya da bir dişlenmiş topsa geride kalan?Yıllar sonra belki bir iç hesaplaşma olacak bu yazı bittiğinde, hiç akıldan çıkmayan, çıkamayacak bir beyaz hanımefendiye ithaf edilen.

Yıllar önce yaşanmış, sonu hüzünle biten bir fabl belki de.Sondan başlayacak öyküm dostlar. 8 sene sonra, hayatımdaki ender pişmanlıklardan birinin Benekli'nin tek bir fotoğrafını bile çekmemiş olmam ne acı. Sanırım 13 yaşımın getirdiği erkencilik duygusuyla ertelemişim o güzel anları ölümsüzleştirmeyi. Nasıl olsa çekerim sonra diyerek. Bunun kafama ilk dank ettiği an ise 8 yıl öncesine, 26 Nisan 1996 yılına denk gelir. Benekli'nin balkondan düşüp, gözbebeklerinin kucağımda donduğu zamana... Kızım, neden kızım diyorum ki, bulduğum da ben de çocuktum daha. Arkadaşım desem daha doğru.

Bir apartmanın bahçesinde, bir ağacın altında bulduğum Benoş'u. Etrafına toplanmış birkaç çocukla oyunlar oynayan, kafası ve kuyruğu sarı benekli, vücudu ise karbeyaz-tamam, kabul, biraz kirli beyaz- ve bal rengi gözlü bir afet-i devran. Şeytan dürttü görür görmez, rakiplerime 'Bu kediyi ben eve götürmek istiyorum' der demez kaptığım gibi Ulu Manitu'nun-babamın yani-yanında aldım soluğu. Kapıyı açtı, gülümsedi ve...Bingo! Evin yeni üyesi. Unuttuğumuz bir nokta vardı ki, o da Ulu Ulu Manitu-annem-.:))Yok, sandığınız gibi Benekli'yi istememe olayı değil, kedi annemin kucağına, daha ilk günden sanki yıllardır bizimleymişçesine gitti annemin kucağına uzandı.İnci Sultan sormadı bile 'Ayol bu kedi nereden çıktı?' diye. Sonrası yarı acı yarı tatlı bir öykü. Modern bakım yöntemlerinden haberdar olunmadığı için yapılan onlarca hata... Beslenmeden tutun da, bakıma kadar. Kötü niyetli olunmayan ama şu anda hatırlandığında acı veren bilinçsizlikler. Bunun karşılığında dünyalar güzeli bir kızın 3 kişilik bir aileye kattığı mutluluk. Sevinç. Ve gözyaşı. Hayatımızdaki boşluk, taşındığımız evimizi yakınlarındaki cesedini gömdüğümüz park bile sanki ondan iz kalmasın diye betonlanıp otopark oldu.Hayatım boyunca soyut varlıklara inanmakta zorlandım ama Benekli konusunda değil! Kendini çalar saat sanıp, 6'ya programlayan uyandırma servisim... Garantili hem de, bir, iki derken uyanmazsan geçiriverirdi dişlerini acımadan. Ailenin bir başka üyesi, Kırmızı Vosvos'tan hiç hazetmez, hoşnutsuzluğunu kusarak gösterirdi. Uyumak için seçtiği mekanlar Benoş'un biraz egzantrik bir hatun olduğunu gösterirdi. Babamla sabaha kadar süren konuşma-tartışma ve satranç partilerine eşlik ederdi. Kesin o heyecanlı maçlarda babamı tutardı, çünkü ne zaman arkamı dönsem ya Benekli pati atıp taşlarımı dağıtır ya da babam taşların yerini değiştiriverirdi kaşla göz arasında.

Daha anlatacak çok şey var ama başka bir öyküye kalsın çünkü zırıl zırıl ağlarken klavyeyi ve monitörü görmek zor oluyor. Bu yazıya eklenecek bir fotoğrafım olmasını ne kadar isterdim bilemezsiniz. Yıllar sonra belki düşünceyi fotoğraf kağıdına basabilen bir teknoloji geliştirilir ve...O zaman hala yaşıyor olursam, Alternatif-İstanbul’a ekleyiveririm.

Bu Trenin Arkadaşı Nereye Gidiyor Anne?

Bu tren yolculukları beni mahvedecek! Havası egzoz dumanıyla karışık deniz tuzu ve yosun kokan İstanbul'dan ayrlmam yetmezmiş gibi iki sıra önde oturan sarışın oğlan çocuğunun sorusuna kulak misafiri oluyorum:''Bu trenin arkadaşı nereye gidiyor Anne?'' Aynı anda gözümü pencerenin dışına dikiyorum, karşı yönden gelen arkadaş treni görüyorum.''İstabul'a'' diyor çocuğun annesi, ''Bu trenin arkadaşı İstanbul'a gidiyor.''

Soğuk ve karanlık bir salı öğleden sonrasında birkaç saat sonra İstanbul'a gidecek arkadaş trenden inecek yolcuların yüzüne iyot aromalı bir rüzgar çarpacak. Tren Garı'nın açılan dar kapısından telaşlı adımlar,Yeditepe sokaklarını arşınlayarak gidecekleri yere varacaklar... Aynı saatlerde ise bana mükemmel dostlar kazandırmış, nefret edilesi yüzlerle karşı karşıya bırakmış,bunalıma sokmuş,duvardan duvara çarpmış,yastığa sarılıp ağlatmış, halı misali sirkelemiş, çocuk gibi sevindirmiş, boş boş gevezelik ettirmiş, dolu dolu düşündürmüş küçükten hallice bir İç Anadolu şehrinde yüzüme düşen kar tanelerini silmeye çalışarak nefes nefese bavul taşıyor olacağım. Aradan biraz zaman geçtiğinde ise evimde, sıcak odamda, yatağımın üzerinde oturmuş Kaldırım Serçesi'nden L'etranger'ı dinleyeceğim.

Ama şu anda, soğuk bir Salı öğleden sonrasında trende oturmuş Afet Muhteremoğlu'nun (Ilgaz) Ölü bir Kadın Yazar adlı kitabını okuyorum. ''Yaşantılar'' adlı öyküsü şöyle başlıyor: ''Her Salı böyle oluyor. Her salı hava puslu, yağmurluya yakın kapalı, ev soğuk. Ev karmakarışık oluyor, yemek bulunmuyor, ben şaşkına dönüyorum. Elektrikler sönüyor ve sular kesiliyor. Her salı mahkeme anılarının tedirginlikleriyle parçalanıyor ve yaralanıyor. Zengin kocamın olağanüstü hayatından kalma tortular her salı benliğime çöreklenip bu kutsal günü cehenneme çeviriyor, ''yaşantım'' berbat oluyor.''

Ve soğuk bir salı öğleden sonrası trenin buharlanan camını avucumla silip, dışları bakıyorum: Eskişehir'e doğru yol alan trenin arkadaşı İstanbul'a gidiyor.

Notlar:

1.Dinliyorum:Şu aralar http://www.radyoa.anadolu.edu.tr/ adresinden canlı olarak yayın yapan Radyo A'yı dinliyorum, özellikle Turuncu Plaklar adlı programı. Neyse ki bu program salı öğleden sonraları yayınlanmıyor.

2.Dinlemekten vazgeçemiyorum:Edith Piaff düşten düşe sürüklüyor beni.

3.Okuyorum:Shakespare-Hikayelendirilmiş Bütün Eserleri.<

4.Hala gülümsüyorum: Anadolu Üniversitesi bünyesindeki Tiyatro Anadolu tarafından sergilenen ''Midas'ın Kulakları'' adlı oyun.

Monolog

“Aldığın her nefesi bir fırsat bil Ot değilsin bir daha bitmezsin...’’

Ömer Hayyam

Sabahın oldukça erken bir saatinde yola çıkmıştı. Verdiği randevuya yetişmesi gerekiyordu. Üzerinde oldukça keyifli bir yorgunluk vardı. Bir önceki gece en yakın arkadaşında kalmış, sabaha kadar konuşup, gülüşmekten yorgun ama mutlu, güzel bir yürüyüş yapmaya karar vermişti. Güzergah, Çapa Tıp Fakültesi’nden başlayacak, Sirkeci’de son bulacaktı. Oradan bir poğaça ya da tost alıp, vapurla Kadıköy’e geçecekti Ondan sonra sıkıcı hayatı başlayacaktı zaten, bitmek tükenmek bilmeyen telefonlar, müşteriler, susmak bilmez satıcılar... Aslında hemen karşıdaki duraktan Taksim otobüsüne binebilir, oradan Kadıköy’e karayolu ile geçebilirdi ama gelen günün sıkıntılarını mümkün olduğunca geç karşılamak, bu ufak gezintiyle ve de sonrasında ki vapur sefasıyla kendiyle kısa bir zamanda olsa yalnız kalmak iyi olur diye düşünmüştü.

İstanbul, yavaş yavaş uyanmaya başladı, klakson sesleri, araba seslerine, araba sesleri insan seslerine karışıyor, işlek cadde işine yetişmeye çalışan insanlarla dolmaya başlıyordu. Havada bunaltıcı bir sıcak vardı, hafiften,ama oldukça ılık esen bir rüzgar, uzun,beyaz elbisesinin eteklerini havalandırıverdi, karşıdan gelen kavruk, zayıf adamın ısrarlı bakışları olmasaydı, eteğinin açıldığının farkına bile varmayacaktı. Kafası, gece arkadaşıyla paylaştıklarıyla doluydu, uzun zaman sonra birbirlerine birçok şeyi itiraf ettikleri, daha önce konuşamadıkları pekçok şeyi konuştukları, arada tartıştıkları hoş bir geceydi ya, arkadaşının sıkıntısı da gözünden kaçmamıştı. Kafası karışıktı kızcağızın, kendini bir boşlukta gibi hissediyor, hayattan ancak Prozac gibi ilaçlarla keyif aldığını itiraf ediyordu. Aslında hayatında pekçok radikal değişiklik yapmıştı, toplum içinde yalnız kalma fobisini atlatmayı başarmış, kendiyle barışmaya başlamıştı. Yapmaktan keyif aldığı şeylere yönelmiş, etrafındaki kaliteli insan sayısı artmış, kendi tabiriyle “Kafasına vurunca tınnn sesi çıkaran bomboş insanlardan” uzak durmaya başlamıştı. “Onu ilk tanıdığım, pek çok şeyi paylaştığım, omzunda ağlayıp, başından geçen olaylara güldüğüm lise yıllarından çok farklı, daha bilinçli. O zamanda onunla olmaktan mutluluk duyardım, ama artık çok daha fazla haz alıyorum” diye geçirdi içinden. Şişman bir kadının çarpmasıyla düşüncelerinden sıyrıldı. Etrafındaki insan sayısı gitgide artmıştı. “Hepsi bir yerlere yetişecek, üzerime üzerime gelmeseler bir de! Kaos sanki, cehennem gibi bir sıcak, hepsi suratsız, aceleci insan yığınları. Kimse birbirinin suratına bakmadan yürüyor. Arada rüzgardan açılan eteğimin altına bakmaya çalışan herifler olmasa, hepsinin kör olduğunu düşünebilirim. “Kendisinin de bir yere yetişmek zorunda olduğunu hatırlayıp, adımlarını hızlandırdı. Laleli’ye yaklaşmıştı, hiç farkına varmadan. Laleli, Yeditepelikentin gösterişli yıllarının lale bahçesi. Ya şimdi? Turizm adı altında turistleri kazıklayan esnaf, her geçen dişiye fahişe gözüyle bakan esnaf değil mi artık? Yanlışlıkla bir adama çarptı, “Hösst lan, önüne bak. Karı değil misiniz, hepinizi becermek var ya!”. Hass..tir ulan, dedi içinden, lafa gelince tüm hatunlar sizin ama mesir macunu da size üretiliyoor, viagra da, Nabeer! Yürümeye devam etti, işe güce gidenlerin yerini turist grupları almaya başladı. Rengarenk, cıvıl cıvıl insanlar.

“Baksana”, demişti arkadaşı, “Sana da oluyor mu? Bir koku, bir ses ya da bir renk, eskiden yaşadığın bir olayı, tanıdığın bir insanı ya da evinden uzaktayken evini anımsatıyor mu? Ben renklerden etkileniyorum. Yani, nasıl anlatmalı bilmem, çok sevdiğim bir renk, benim için özeldir, karıştırılmasına, bozulmasına, itici hale getirilmesine tahammül edemem. Takıntı mı sence? Olsun, takıntı olsun, umurumda değil ki!” “Takıntı değil bence bu” , diye cevap verdi arkadaşına. “Bu bende de var, hayatımdakiler bana ait imgeleri karıştırmasınlar, duygusu. Biliyor musun, artık çok daha fazla şey paylaşıyorsun benimle, eskiden sen hep beni dinlerdin, akıl verirdin. Bıktırırdım seni, artık yeteer, derdin de gene de beni yatıştırırdın. Artık sıra bende olsun mu, ne dersin?” dedi arkadaşı. En iyi arkadaşımdı, biricik dostum oldu, diye geçirdi aklından. Bu hoş gezintinin son durağına gelmişti artık, Sirkeci diğer iş günlerine kıyasla daha bir tenha geldi gözüne. Tam karşıya geçmeye hazırlanırken, kırmızı ışığa yakalandı, şu geçmek için kaç saniye kaldığını gösterenlerden. “Herşeyimiz zaman artık”, diye söylendi biraz seslice, yanında ki genç çocuk gülümsedi .4, 3 ,2, 1 ve yeşil ,ama o da ne, kırmızı bir araba, bastı geçti kırmızıda. “La havle” diye söylendi, yolun karşısına attı kendini.

Gazeteciden gazetesini aldı, göz gezdirerek, bir büfenin önüne gitti. “Bir kaşarlı tost, lütfen” dedi adama. Aynı anda, “Ulan, kaşar peynirli mi deseydim, şimdi başka tarafa çekmesin bu herif” diye içinden geçirdi. Orta yaşlı bir adam, büfedeki adama yaklaşıp, “Adaya buradan nasıl gidilir?” diye sordu.” Adaya nasıl gidilir mi? Soruya bak, bu kıyıdan atlayıp, yüzerek değil herhalde, vapurla. Adamcağız öyle söylemek istedi tabi kısa kesti soruyu” diye geçirdi içinden, belli belirsiz gülümsedi. Adam yakaladı gülüşünü: “Ne o küçük hanım, Ada çok hoşunuza gitti herhalde. Ben çok gezen bir insanım. Yalnızım, param var. Emekli oluca gezgin oldum” diye makineli tüfek gibi başladı konuşmaya. “Çattık” diye geçirdi içinden. Adam devam ediyordu hala: “Teniniz ne güzel, tatile gidip, bronzlaşmış olmalısınız. Oğluum, oradan bir tost ver karışık, canım çekti hanfendiyi görünce”. Kibarca teşekkür edip, vapuru yakalamak için hızlandı. Jeton aldı, iskeleye yanaştı vapur. Kimi uyanıklar halat bağlanmadan bindiler. “Dışarıda oturayım da doya doya temiz hava alayım. Bu keyfin bitmesine az kaldı” diye geçirdi içinden. Vapur boştu. Yolcularını aldı ve mavi suları köpürte köpürte ayrıldı Sirkeci’den. Oturduğu tarafta yalnızdı. İstanbul’un Avrupa yakası silüeti uzaklaşmaya başladı. “Modern hayat... Bekle beni! “Kulaklıklarını taktı, radyosundan yayılan güzel melodiye bıraktı kendini:

"cheri cheri lady, going through a motion / love is where you find it, listen to your heart / cheri cheri lady, livin' in devotion / it's always like the first time, let me take a part."

Gözlerini kapayıp, rüzgara bıraktı kendini, kendi tabiriyle rüzgarla sevişti. Vapur hızını yavaşlatığında gözlerini açtı ancak. İyice durmasını bekledi, vapur boşaldı, ancak öyle çıkışa yaklaştı. Bir adım attı iskeleye, atmasıyla yırtmacı cırttt diye yırtılıverdi. “Hah, diye geçirdi içinden, aksilikler başladı bile. Hoşgeldin Gerçek Hayat!”

Rüzgar Çanı ve Sokak Çalgıcıları

sokak çalgıcısı
Karşı apartmana geçen yaz taşınan komşuların balkonundaki rüzgar çanının sesini duyunca dün akşamüzeri aklıma geliverdi ansızın, yaz boyu gün aşırı akordeonuyla “Yıldızların Altında” yı çalarak sokağı bir uçtan bir uça geçen sokak çalgıcıları ne zamandır uğramıyor… Oysa ben o an her ne dinliyorsam kapatır, onlara kulak veririm ve sevinirim gene uğradıkları için. Dudak kenarlarında belli belirsiz gülümseme, camlarından sepetle para sarkıtan hanımlara başlarını hafif yana eğerek selam verir, geçerler. Çaldıkları şarkının melodisi uzaklaşır yavaş yavaş ve ben her ne dinliyorsam ona geri dönerim, sokak ise sessizliğine ya da kendine has gürültüsüne kavuşur yeniden…

Sanırım çok içten dilemişim dönüp gelseler, yeniden tango nağmelerine kavuşsun sokak diye, uzun zamandan sonra bu sabah uzaktan kulağıma geldi akordeonun sesi… Bu sefer bir yere yetişmek zorundaydım ama kafamda her ne dönüyorsa kısa bir süreliğine kıstım sesini, karşıdan gelen Sokak Çalgıcıları’na verdim kulağımı ve çaldıkları melodiyi çözmeye çabaladım, yapamadım. Yaklaştık birbirimize, yan yana geldiğimiz an durdum ve: “Teşekkür ederim.” deyiverdim kısık bir sesle.Asıl “Nerede kalmıştınız, ben her akşam üzeri belki geçersiniz diye aklımdan geçiriyorum” demek istedim ama duraksadım. Akordeon bir an için sustu ve “ Biz teşekkür ederiz” dedi çalan kara kuru genç çocuk. Yanındaki ince yapılı kız gülümsedi. Cebimdekileri kızın avucuna koydum bakmadan yüzüne. O da eline bakmadan cebine koydu, teşekkür etti. Yanımdan geçip gittiler.

Şu an saat sabaha karşı 3. Geçen yazdan beri karşı balkonda çıngırdayıp duran rüzgar çanının sesi dolduruyor odayı. Ve martıların çığlığı…Bir süre daha gözümü kapamaya niyetim yok…

Herşey birbirine karışmalı

zeyrek-722378
Bunu söyleyebildiğim tek şehir İstanbul...Sesler,kokular,görüntüler karışıp, başka sesleri,kokuları oluştursunlar. Burnuma gelen bir koku bana çocukken babamla gittiğim bir parkı hatırlatsın. Yerdeki sarı yaprak ilkokul 1.sınıfta yaptığım yaprak koleksiyonunu çağrıştırsın, hani o büyük bir istekle yaptığım ve öğretmenin de duvara astığı. Başka hangi ödev bu kadar keyifli yapılırdı İstanbul’un parklarından toplanan yapraklarla yapılan ödevden başka? Ya da eski bir otobüs Cağaloğlu-Topkapı otobüsünde babasının kucağında yorgunluktan uyuyakalmış küçük kızı hatırlatsın. İstiyorum ki,tekrar 5 yaşıma dönüp Topkapı’daki çorbacıda babamla mercimek çorbası içeyim. Ya da annemle vapura binip, Eminönü’ne gidelim, midemize ne kadar ıvır zıvır varsa dolduralım, sonra gece karnıma sancılar girsin...Sonra okulun yanındaki metruk evin büyücülü ev olduğuna inanayım, geceleri rüyama giriversin. Bebek yokuşunu koşarak çıkayım. Güneş,batıyor olsun,olmaz mı?

İlkbahara doğru şöyle bir Boğaz’a uzansam ılık rüzgarda? Vapurla tabi ki, daha keyiflisi var mıdır? Sonra demli bir çay, yanına simit...Bir müzik gelsin kulağıma,Janis Joplin söylesin; Little Girl Blue. İstanbul’a adasam bu şarkıyı: Küçücük bir kız İstanbul en sevdiği renk mavi. Hani karadutlu dondurma da kötü mü olur şimdi? Ekşi ve tatlı bir arada, aynı benim ruhuma uygun.

Hani,eskiden olduğu gibi okulu kırıversem, kendimi atsam Beşiktaş’a? Sahilde, kayaların üzerinde otursam, dalgalar hafif hafif çıplak ayağıma değse. Kalksam, vursam kendimi Gümüşsuyu yokuşuna, ver elini Beyoğlu. Kalabalığına karışsam, sesim, seslere karışsa, akordeon, tramvay, bebek ağlaması, öndeki kadının ayakkabısının topuğu, karşıdaki kasetçinin teybi, bağrışmalar. İnsanların ırkları, renkleri, cinsiyetleri kayboluverse, gece inse şehrin üzerine. Rüzgar bir şarkının ezgilerini kulağıma kadar getirse;

’’Şimdi İstanbul’da olmak vardı,anasını satayım,

Tabakta kavun peynir,kadehte buz gibi rakı,

Dilimde yarı acı,yarı tatlı bir şarkı...’’

Gözlerim kapansa aniden...Sabah rüzgarı uyandırsa, yüzüme çarpsa gerçeği...Başka bir şehirden İstanbul’a selam olsa!