Jane Birkin: Gainsbourg'un Nefesini Uzaklara Taşıyan Rüzgar

Jane Birkin 18 - 19 Ocak'ta Babylon sahnesinde yeniden esecek ve konserin geliri Japonya'daki nükleer felalette zarar görenlere bağışlanacak.

Ane Brun:'Hayatın Anlamı, Hayatınızda Herşeyin Yolunda Olduğunu Düşündüğünüz Saniyelerde Gizli'

25 Kasım 2011 hayat takvimimizin en özel günlerinden biriydi. Konserden önce adına söyleşi demeye dilimizin varmadığı, bizde yaşamımız boyunca hatırı kalacak kahve sohbetimizde Ane Brun'u çok iyi müzisyenliğinin yanında, varoluş meselelerine kafa yoran, ölüm kadar, yaşamdan da korkan, uzun yollarla ve yolculuklarla barışık, müziğiyle kendi yaşam yolunu çizmeye çalışan bir kadın olarak tanıdık.

Destek Ol, Ekümenopolis Sinemalarda Gösterilsin

Şehirde yapılanların sorgulanması ve dönüşümde halkın söz sahibi olması gerektiğine inanan ve politikacıların tartışmaktan özenle kaçındıkları konuların kamuoyuna yansıtılması gerektiğini düşünen Ekümenopolis ekibi, belgeselin sinemalarda daha çok kişiye ulaşmasını sağlamak amacıyla Projemefon.com adresinde bir kampanya başlattı.

Erik Truffaz Quartet'ın Büyüsü

Erik Truffaz'ın 16 Aralık 2011'de Tamirane'de verdiği konserde hüzün dolu notaların uzun soluklu trompet sololarıyla birleşip ayrıldığı, trip-hop, elektronik ve drum'n bass denizlerine yelken açtığı bir gemideydik.

14 Ocak 2012 Cumartesi

Jane Birkin: Gainsbourg'un Nefesini Uzaklara Taşıyan Rüzgar

Jane Birkin 2003 yılında İstanbul'da konser verdiğinde ben İstanbul dışındaydım. Konsere gidemedim, ama yanımda yöremde o kadar çok bahsi geçti ki, konuşulanlar bugün bile aklımda. Kıpkırmızı bir elbise içinde salınıp danseden 'çıplak ayaklı kontes' efsanesi kulaktan kulağa öyle hızlı yayılıyordu ki, ben yanlış zamanda ve yanlış yerde olduğum için hüzünden ölebilirdim. Jane Birkin'in varlığı Açıkhava sahnesini derin bir rüyaya sürüklerken, Serge Gainsbourg'un şarkılarının da doğu ezgileriyle ve çalgılarıyla birleştiğini, kimisinin bu durumdan memnun, kimisinin de onu fazla yapmacık ve oryantalist bulduğunu anımsıyorum.

Roll Dergisi'nin konserden hemen sonra yaptığı röportajda İstanbul konserini şöyle anlatıyor Jane Birkin: 'İstanbul konserinin böyle geçeceğini tahmin etmiyordum. Yunanistan'da da konser verdik, orada da tanındığımızı görmek, salonun dolması beni çok şaşırtmıştı, ama orada bin kişi vardı. Istanbul'daysa beş bin kişi vardı. Ve bu Fransızca sözleri dinleyen insanların sessizliğinin kalitesi, gönül zenginliği... Bu konserlerin bütününe dair benim en çok ilgimi çeken ve hoşuma giden şey, insanların ötekilerin kültürüne karşı duydukları ilgi ve merak, dilini bile anlamadıkları bir şeyi gidip izleme cömertliğini göstermeleri. Bizim sahnedeki varlığımız oldukça tuhaf ve sonuçta çok iyi bir insanlık potpurisi... Bu akşam burada da insanların belki de sözlerini anlamadıkları bir şeyden nasıl etkilendiklerini, hüzünlendiklerini gördüm. Taşıdıkları şiir ve Serge'in müziğine kattıktan sayesinde, Serge'in şiirini bambaşka bir çehreye büründürdüler.'

İstanbul'da 5 bin kişiyi etkisi altına alan Jane Birkin ve Serge Gainsbourg aşkı 1968'de beraber kamera önüne geçtikleri Slogan filminde başladı ve 1980'e kadar devam etti. 11 yıl süren bu beraberliğin en bilinen meyvesi Serge Gainsbourg’un Brigitte Bardot için bestelediği, fakat ayrıldıkları için ses vermesi Jane Birkin'e kalan ‘Je T’Aime...Moi Non Plus’ şüphesiz. Birkin'in 'Bu şarkıyı benden başka hiç kimsenin söylemesini istemezdim.' dediği şarkı dünya çapında sansasyon yarattı, sansürlendi, tüm zamanların en seksi şarkı seçildi, içinde yer aldığı plak milyonlarca sattı ve Jane Birkin-Serge Gainsbourg'u aynı cümle içinde geçirmek gerektiğinde en baş köşeye kuruldu. Tutkudan doğan ve birbirlerinin esin perisi olma mertebesine yükselen ortaklık arşivlerde Ex-fan des sixties ve Baby Alone in Babylone albümleriyle klasikleşti. 70'ler ve 80'ler Jane Birkin için Gainsbourg'lu zamanlar olmanın ötesinde sinemayla da haşır neşir olduğu ve birbiri ardına kült yapımlarda yer aldığı yıllardı.

Jane Birkin şarkıcılık kariyerine Serge Gainsbourg'un 1991'deki ölümünden sonra onun mirasını taşımayı ihmal etmeden devam etti. 1996'da Serge Gainsbourg dışında başka müzisyenlerin yazdığı 12 şarkıya yer verdiği Versions Jane albümünü çıkardı. 2002 yılında Serge Gainsbourg şarkılarını Mağrip'li müzisyenlerin ezgileriyle kombinlediği Arabesque, 2004 yılında Bryan Ferry, Beth Gibbons, Manu Chao ve Caetano Veloso gibi farklı müzisyenlerle birlikte kotardığı Rendez-Vous ve sözlerini kendisinin yazdığı şarkılardan oluşan 2008 tarihli Enfants d’Hiver albümleriyle Jane Birkin'in olgunluk çağı başlamış oldu. Bu olgunluk dönemi, müzisyenliğin yanında insan hakları ile ilgili çalışmaları da beraberinde getirdi. Amnesty International'ın Birmanyalı insan hakları savunucusu Aung San Suu Kyi konusunda yürüttüğü çalışmalara destek verdi, Saraybosna ve Ruanda'yı ziyaret ederek oradaki çocukların haklarını gündeme getirdi, Rusya-Çeçenistan savaşına dikkat çekmek için çalıştı. İyi niyetli ve kimi 'her şeyi bilenler'in biraz da yukarıdan bakarak söylediği üzere 'romantikçe' bir güdüyle müziğini Serge Gainsbourg'un ötesine taşıdı.

Bugün bile yaşamımızda varolmasını şüphesiz ki Jane Birkin'in kendi anılarında sıkışıp kalmadan devam etmeyi bilmesine borçluyuz. Jane, ki kendisine Jane diyebilecek hukumuz mevcut o bilmese de, sanılanın aksine Serge Gainsbourg ile varolmadı, ancak onunla büyüdü ve zenginleşti. Artık ayrılar ama O hâlâ Gainsbourg'un nefesini uzaklara taşıyan rüzgar. Ve o rüzgarın uğrayacağı yeni durak İstanbul. Jane Birkin 18 - 19 Ocak'ta Babylon sahnesinde yeniden esecek ve konserin geliri Japonya'daki nükleer felalette zarar görenlere bağışlanacak.

Dinleme Noktası

12 Ocak 2012 Perşembe

Uğursuz Değil, Müzikli Cuma

İstanbul bir âlem şehir... Kimi haftasonları gecenin geri kalanını nerede geçireceğinizi düşünür, elinizde fazla seçeneğinizin olmadığını görürsünüz. Bazen de 'şu saatte buradan çıkarsam bu dakikada orada olurum' planları yaparken buluverirsiniz kendinizi. Yakın hissettiğiniz durum tabii ki ikincisi.

2012'nin ilk 13. Cuma'sı, alnına yapıştırılan 'uğursuz' damgasından kurtulmak istercesine müziğe sarılmış. Yapacak hiçbir şey bulamamaktan dolayı boynumuzu bükerek eve erkenden döndüğümüz gecelere inat, iki birbirinden güzel etkinliği sunuyor bize. Önce The Guardian, Mojo, Q ve Uncut gibi prestijli yayınların 2011'in En İyi Albümleri listelerinde kendine üst sıralardan yer bulmuş 'Diamond Mine' albümünün yaratıcıları King Creosote ve Jon Hopkins ile Salon İKSV'de hasbıhâl. Akabinde, Romeo ve Juliette'de Ayşe Gencer, Meltem Ege, Elif Çağlar, Şirin Soysal, Evrim Özşuca ve Ferhat Öz, Engin Recepoğullar (saksafon), Serkan Özyılmaz (piyano), Kağan Yıldız (kontrbass), Ferit Odman'dan (davul) oluşan muhteşem kadroyla Frank Sinatra'nın ruhuna selam.

Rasyonel akılda 13. Cuma uğursuzluğu korkusuna yer yok. Geceyle ilgili tek endişemiz, bunca güzel müziğin bizi içine sürüklediği haz duygusunun gerçek hayattaki çirkinliklere ne kadar dayanabileceği... İşte o noktada sarılacak yeni şarkılar, şiirler ve renkler bulmamız gerekecek.

Dinleme Noktası

11 Ocak 2012 Çarşamba

İstanbul İki haftada Bir Belgeselde Buluşuyor

DOCUMENTARIST İstanbul Belgesel Günleri ekibi ve Tütün Deposu tarafından üç yıldır düzenlenen SaturDox / Belgesel Buluşmaları, geçtiğimiz ay açılışını yaptı ve Türkiye’den güncel belgesellerden ve dünya belgesel sinemasının çarpıcı örneklerinden seçilmiş filmleri seyirciyle paylaşmaya başladı.

17 Aralık'ta Ekümenopolis belgeseliyle başlayan ve epey ilgi çeken SaturDox gösterimlerini çok önemsiyorum. Festivallerde kendine yeni yeni alan yaratmaya başlamış olan, ticari sinemaların ise tamamen gözardı ettiği belgesel sinema konusundaki gelişmeleri yıl boyunca takip edip, festival festival gezerek bu türe dahil olan en iyi filmleri seçmek, belgesel algısının hayvanlar âleminin pek ötesine geçemediği Türkiye'de yalnızca kültür kurumlarından destek alarak iki uluslararası çapta belgesel film festivalini kotarmak ve üzerine bu festivallerden akılda kalan filmleri 'Belgesel Buluşmaları' adı altında yeniden, üstelik ücretsiz olarak seyirciyle buluşturmak takdir edilesi bir çabanın ürünü olsa gerek.

SaturDox / Belgesel Buluşmaları'nın alamet-i farikası bu kadarla da sınırlı değil. Belgesel gösterimlerinin hemen ardından konuyla ilgili çalışmalar yapmış akademisyenler, uzmanlar yahut yönetmenlerle gerçekleştirilen söyleşilerle de içinde bulunduğumuz 'özgürlük ama kime/neye göre?' çağında katılanlara ufuk açıcı beyin fırtınası yapabilme ve belki biraz da umutlanabilme alanı yaratması da cabası.

İki haftayı geride bırakan SaturDox / Belgesel Buluşmaları, 14 Ocak'ta gösterilecek 'Bahreyn / Karanlıkta Haykırış' belgeseliyle devam ediyor. Altı ay süresince her iki haftada bir Cumartesi günleri Tütün Deposu'nda gerçekleşecek etkinliğe katılmak ve fikir üretiminde bulunmak ücretsiz.

Gösterim Programı: SaturDox 2011-2012

Ekümenopolis: Ucu Olmayan Şehir

Yönetmen: İmre Azem, Türkiye, Almanya, 2011, 93'

Söyleşi: YAŞAR ADANALI (Stuttgart Üniversitesi, Uluslararası Şehircilik Enstitüsü)

Ekolojik eşikler aşılmış, ekonomik eşikler aşılmış, nüfus eşikleri aşılmış, sosyal uyum bozulmuş. İşte neoliberal kentleşmenin fotoğrafı: "Ekümenopolis". Bu ilk uzun metrajlı belgeseliyle İstanbul'a bütüncül bir yaklaşımla bakmayı amaçlayan ve değişim kadar onun dinamiklerini de sorgulayan İmre Azem, bizi yıkılmış gecekondu mahallelerinden gökdelenlerin tepelerine, Marmaray'ın derinliklerinden üçüncü köprünün güzergâhına, gayrimenkul yatırımcılarından kentsel muhalefete, bu uçsuz bucaksız kentte uzun bir yolculuğa çıkartıyor.

17 Aralık 2011, 19:00

Işığa Özlem

Yönetmen: Patricio Guzman, Şili, Fransa, İspanya, Almanya, 2010, 90'

Söyleşi: ÖZGÜR SEVGİ GÖRAL (Hakikat, Adalet, Hafıza Çalışmaları Merkezi)

Dünyanın dört bir yanından astronomlar Şili'de üç bin metre yükseklikteki Atacama Çölü'nde yıldızları gözlemlemek için toplanır. Çölde gökyüzü o kadar saydamdır ki evrenin sınırlarının doğru bir şekilde görünmesine izin verir. Güneşin haşin ışınlarıyla kuruyan çöl toprağında ise cesetler zarar görmeden kalmıştır. Bunların bir kısmı mumyalar, kaşifler ve madencilerdir. Bazıları ise diktatörlük dönemindeki politik tutuklulardır... Astronomlar uzak galaksilerdeki olası dünya dışı hayatı araştırırken, bu gözlemevinin eteklerinde kadınlar, çöl kumunda kaybolan akrabalarını ararlar.

30 Aralık Cuma 2011, 19:00

Bahreyn: Karanlıkta Haykırış

Yönetmen: May Ying Welsh, Katar, Bahreyn, ABD, 2010, 51'

Söyleşi: ŞENAY ÖZDEN (Koç Üniversitesi, Sosyoloji Bölümü)

Diktatörünün merhametine kalmış halkıyla herkes tarafından unutulmuş bir ülke. "Bahreyn: Karanlıkta Haykırış", Bahreynlilerin yüzyüze kaldığı acıklı ve umutsuz durumu gözler önüne seriyor. Zalimlerinin acımasız ve uzlaşmacı olmayan eylemleri yüzünden, halkın Arap Baharı'nın haleflerinden biri olma girişimleri başarısızlıkla sonuçlanıyor. Bahreyn'de üç ay boyunca gizli bir şekilde çekilen film, demokratik hakları için mücadele eden, korku engelini aşmış bir halkın destanını izler. Film bir hastanenin içinde başlar. Doktorlar ve hemşireler, kalan en son güçleriyle imkânsızı denemekte, gelen yaralı protestocular selini ve devlet milis güçlerini tedavi etmektedirler.

14 Ocak 2012, 19:00

12 Kızgın Lübnanlı

Yönetmen: Zeina Daccache, Lübnan, 2009, 78'

Söyleşi: ZAFER KIRAÇ (Ceza İnfaz Sisteminde Sivil Toplum Derneği)

Travma geçirmiş, mağdur insanlarla çalışmakta uzmanlığı olan Zeina Daccache, Lübnan'ın adı hiç de hoş anılmayan Rournieh hapishanesinde ülkenin ilk hapishane tabanlı tiyatro projesini kurmak için mücadele etti. 15 ay boyunca, çoğu okur-yazar olmayan 45 erişkin erkek tutuklu, kendilerini ünlü tiyatro oyunu "12 Kızgın Adam"ın, burada "12 Kızgın Lübnanlı" adını alan bir uyarlamasına çalışırken buldu. Mahkumun bu ilham verici ve dürüst yolculuğunun anlatısı, oyun terapisinin faydalarını ve toplum tarafından en çok dışlanan bireyler üzerindeki olumlu etkilerini gözler önüne seriyor.

28 Ocak 2012, 19:00

Cinema Komunisto

Yönetmen: Mila Turajlic, Sırbistan, 2010, 100'

Söyleşi: ÖMER SAVAŞKAN (Tarihçi)

"Cinema Komunisto", Yugoslavya adı verilen sinematik illüzyonun yükselişi ve çöküşünü araştırırken bizi Tito'nun darmadağın film endüstrisi ile birlikte bir yolculuğa çıkarıyor. Düzinelerce unutulan Yugoslav filminden az bulunur görüntüler; film setlerinden daha önce hiç görülmemiş arşivler ve Tito'nun özel görüntülerini kullanan belgesel, ekranda anlatılan görüntünün arkasındakileri anlatırken bir ülkenin hikâyesini yeni baştan yaratıyor. Devlet tarafından finanse edilen süper-yapımlarda, Richard Burton, Sofia Loren ve Orson Welles gibi Hollywood yıldızları ulusal başarıyı cilalıyordu. Tito'nun şahsi film projeksiyoncusu, Tito'nun en sevdiği yönetmen, partizan filmlerinin en sevilen oyuncusu ve stüdyo patronları, Yugoslavya'nın hikâyesinin ekranda nasıl inşa edildiğini gösteriyor.

11 Şubat 2012, 19:00

Kabilenin Sırları

Yönetmen: Jose Padilha,

Brezilya, 2010, 96'

Söyleşi: EBRU KAYAALP (İstanbul Şehir Üniversitesi, Sinema ve Televizyon Bölümü)

60'lı ve 70'li yıllarda Batılı antropologlar Amazonlar'daki modern hayatın el sürmediği "bakir" sahaları gözlemlemek üzere buralara akın ettiklerinde ve dünyanın son "medenileşmemiş" kabilelerine baskın yaptıklarında ne oldu? Üniversiteden yeni mezun bu toy adamlar, birlikte yaşadıkları, üzerlerinde çalıştıkları ve filme çektikleri kabile sayesinde macera yaşayıp üne kavuştular. Fakat bu toplumlara sızmalarıyla gelişen olaylar, otuz yıl sonra akademi etiği ve iç çekişmeleri açısından bir skandala dönüştü. "Kabilenin Sırları" aynı zamanda bu antropologların yarattığı hasarı da belgeliyor.

25 Şubat 2012, 19:00

Evlilik Hikâyeleri: Zuzana ve Stanislav

Yönetmen - Director: Helena Třeštíková, Çek Cumhuriyeti, 1987, 38'

Evlilik Hikâyeleri Yirmi Yıl Sonra: Zuzana ve Stanislav

Yönetmen : Helena Třeštíková, Çek Cumhuriyeti, 2006, 57'

Söyleşi: STELLA OVADIA (Psikanalist, feminist aktivist)

1981-2005 yılları arasında belgeselci Helena Třeštíková, 1980'li yılların başında evlenmeye karar veren çiftlerin ilişkilerinin seyrini takip eder. Yirmi yıl sonra bu çiftler toplumsal değişimle birlikte, hayalleri ve idealleriyle yüzleşmek zorundadırlar. Tıpkı Zuzana ve Stanislav gibi: Bir bebek bekledikleri için çok genç evlenmişlerdir, küçük Honzík'in dünyaya gelmesinin bile bu birbirinden çok farklı iki insan arasındaki ilişkiye yardımcı olamayacağı kısa süre içinde su yüzüne çıkar. Evliliklerini on üç yıl sürdüren çiftin bir çocukları daha olur, kızları Zuzana. Bugün yetişkin olan çocukları onların düştüğü hatalara düşmemekte kararlıdır. Yönetmen için Zuzana ve Stanislav'ın hikâyesi iki farklı hayat şeklini yansıtır. Hayatın devamlılığına inanan Stanislav, kendini sürekli geliştirmeye çalışan ve çocuklarıyla yakın bir ilişki içinde olan orta yaşlı bir adamdır. Anneliği hayatta kendi yolunu çizmesine engel olan Zuzana, pasif biri olmuş ve yeni biriyle ilişki kurmakta zorlanmaktadır.

10 Mart 2012, 19:00

Tarihi Pişirmek

Yönetmen: Péter Kerekes, Avusturya, Çek Cumhuriyeti, Slovakya, 2008, 86'

Söyleşi: UĞUR KUTAY (Yıldız Teknik Üniversitesi, Sanat Bölümü)

Bu filmde, Slovak yönetmen Péter Kerekes, son yüzyılın en önemli silahlı çatışmalarında yiyecek ve içecek tedarik eden aşçılar, fırıncılar ve mutfak personelinin gözüyle modern Avrupa savaş tarihini yeniden inceler. Mareşal Tito'nun kişisel şef aşçısından Wehrmacht fırıncılarına, bu yenilikçi çalışma bazen absürd bir bakışla savaşın abesliğini ve belki de kaçınılmazlığını askerî mutfakların gündelik detayları çerçevesinde gözler önüne serer. Anlatı modern Avrupa savaşlarını teftiş edercesine Leningrad Kuşatması'ndan Çeçenistan Savaşı'na kadar mutfak müptelalarından oluşan renkli bir ekibin, hem tüyler ürpertici hem de komik tanıklıklarını ortaya koyar.

24 Mart 2012, 19:00

Yönetmen: Erik Gandini, İsveç, Danimarka, Birleşik Krallık, Finlandiya, 2009, 80'

Söyleşi: SEVİLAY ÇELENK (Ankara Üniversitesi Radyo Televizyon Sinema Bölümü)

Berlusconi'nin İtalya'daki medya iktidarı üzerine bir film. İtalya'da otuz yıldan fazla zamandır imaj tek bir kişi tarafından kontrol edilmekte. TV patronu ve Başbakan Silvio Berlusconi ticari televizyonun içeriğini İtalya'da daha önceden hiç olmadığı kadar etkiledi. Televizyon kanalları, açık saçık kıyafetli genç kızlarıyla, birçokları tarafından onun zevkinin ve kişiliğinin bir aynası olarak algılanmakta. "Videocracy"de İtalya doğumlu yönetmen Erik Gandini, İtalyanların otuz yıldır karşı karşıya geldikleri televizyon deneyiminin sonuçlarını ortaya koyuyor. En etkili medya alemlerine girerek, olağanüstü bir hikâyeyle "İtalya TV Cumhuriyeti"nin korkunç gerçeğini gözler önüne seriyor.

7 Nisan 2012, 19:00

Yönetmen: Roy Sher, İsrail, Fransa, Yunanistan, 2011, 89'

Söyleşi: MEHTAP DEMİR (Etnomüzikolog, İstanbul Üniversitesi Devlet Konservatuarı)

Roza Eskenazi nasıl yaşadıysa, öyle şarkı söyledi. Tutkulu, ateşli ve aşk dolu. Yunanistan, Türkiye ve İsrail'den üç genç müzisyen, Yunanistan'ın en iyi bilinen ve en çok sevilen rembetiko şarkıcısının hikâyesini ilk defa bir filme taşımak için müzikal bir yolculuğa koyulmuşlar. Eskenazi'nin geride bıraktığı müzikal izleri sürecekleri bu gezi onları İstanbul'dan Selanik'e ve oradan da Atina'ya götürmüş. Bu, herşeyden önce, sesleri Akdeniz Havzası boyunca yankılanmaya devam eden, gözden kaybolmuş bir dünyaya yapılan bir gezintidir.

21 Nisan 2012, 19:00

Ciwan Haco: Diyarbekir'e Giden Yol

Yönetmen: Zaradasht Ahmed, Norveç - Norway, 2010, 56'

Söyleşi: NAİM DİLMENER (Müzik Yazarı - Music Writer)

Efsanevi Kürt müzisyen Ciwan Haco'nun iki hayatı vardır. Sürgün olarak, küçük bir İsveç kasabasında karısı ve çocuklarıyla yaşamaktadır. O, soğuk ve karlı manzarada sadece başka bir sığınmacıdır. Onun dünyanın dört bir tarafına yayılmış 30 milyon Kürt için bir superstar ve halk kahramanı olduğunu bilen çok fazla insan yoktur. Onlarca yıl Türk hükümetinin kara listesine alınmış Ciwan'ın hayali sonunda gerçekleşir. Kürtler için sembolik bir şehir olan Diyarbakır'da bir konser vermesi için davet edilir. O, Kürdistan'a dönüş yolculuğunu yaparken, gelişinin haberleri yayılmıştır, bir milyonu aşkın insan çok sevdikleri ozanın sahnede belirmesini beklerken yolları ve konser alanını tıka basa doldurmuştur. Film, sadece bir sanatçının portresi değildir, aynı zamanda varoluşsal sorulara ve yabancı bir diyarda mültecinin kimlik arayışına değinir.

5 Mayıs 2012, 19:00

Ölücanlar

Yönetmen: Murat Özçelik, Türkiye, 2010, 90'

Söyleşi: MURAT ÖZÇELİK (Yönetmen)

Ölücanlar, yönetmen Murat Özçelik'in kendi hikâyesini anlatıyor. On yedi yaşında lisede okurken cezaevine giren Özçelik, 1999'da Ulucanlar Cezaevi'ne yapılan ve on tutuklunun öldüğü silahlı operasyonda ağır yaralanır. Televizyonlardaki ilk haberlerde adı yaşamını yitirenlerin arasında geçer. Annesi bu haberle sarsılır ve cenazesini almak için Ankara'ya gelir. Daha sonra oğlunun ölmediğini ve Amasya Cezaevi'ne gönderildiğini öğrenir. Filmde kendi geçmişine doğru bir yolculuğa çıkan Murat Özçelik, aynı cezaevinin kapısında günlerce sabahlayan annesi ile ülkenin politik ve kültürel tarihinde önemli yeri olan Ulucanlar Cezaevi'nin soğuk koridorlarında yeniden buluşuyor.

19 Mayıs 2012, 19:00

10 Ocak 2012 Salı

Hayvan Gibi Sergi!

"Matematikçi ve felsefeci Pisagor diyor ki; "İnsan kendisinden asağı canlıları yok etmeye cüret ettigi sürece sağlık ve huzur yüzü görmeyecektir. İnsanlar hayvanları katlettigi sürece birbirlerini de oldurmeye devam edeceklerdir. Tabii ki cinayet ve acı tohumları ekenler sevinç ve sevgi biçemezler."

Sokak hayvanlarının barınaklarda verdiği yaşam mücadelesine dikkat çeken ve hayvanların yiyecek ve ilaç ihtiyaçlarına destek olmak amacıyla yola çıkan 47 sanatçının eserlerinin sergileneceği “Hayvan Gibi Sergi” 12-28 Ocak 2012 tarihleri arasında tüm sanat severleri ve hayvan haklarına duyarlı herkesi Milk Gallery’e bekliyor.

Ankara, İzmir, Eskişehir ve Bursa gibi şehirlerde de açılması planlanan sergide satılacak tüm eser ve objelerden elde edilecek gelirler, önceden belirlenecek barınaklara mama ve tıbbi yardım olarak gönderilecek.

Özellikle dondurucu soğukların başlamasıyla barınaklardaki yaşam standartlarını iyileştirmeyi hedefleyen serginin diğer amacı ise, ileriki günlerde de hayvanlar yararına yapılabilecek sergi, workshop gibi etkinliklerin önünü açmak ve bu inisiyatifi geleneksel hale getirmek. Projenin ilerleyen aşamalarında sosyal medyada yer alacak kampanya ve videolarla da sokak hayvanlarına destek olunmaya devam edilecek.

Sergiye destek veren sanatçı lisesi:

Bora Sütcü, Burak Beceren, Büşra Üzgün, Canavar, Can Pekdemir, Cins, Çağlar Bıyıkoğlu, Dünya Atay, Ece Gökalp, Ece Kalabak, Emrah Özhan, Emrecan Erol, Eser Epozdemir, Ezgi Genç, Fulya Çetin, Fulya Hocaoğlu, Gaye Su Akyol, Güçlü Polat, Kmr Korgün Akgün, Melis San, Merve Morkoç, Mert Papik, Mert Ülkümen, Esk Reyn, Murat Başol, Mustafa Karasu, Nalan Yırtmaç, Oytun Yılmaz, Rafet Arslan, Rad, Sedat Girgin, Sena, Wicks, Bimâr Efendi, Damla Güzel, Zeynep Uslu, Mehmet Akçakoca, Emre Parlak, Özgür Erman, Erkin Gören, Muris, Nuka, Levent Duran, Zeynep Uslu, Bahadır Baruter ve ek olarak optimono.com ve de klickthecase.com da tasarımlarıyla katılacaktır.

Etkinlik: “Hayvan Gibi Sergi”

Tarih: 12-28 Ocak 2011

Saat: 19:30

Yer: Milk Gallery & Design Store Adres: Galipdede Cad. Balkon Çıkmazı Sok. No: 8A Galata

6 Ocak 2012 Cuma

Yeni Yılda da Bizi Ararsanız Salon'dayız

2011 gitti. Muhasebesini yaptık. Ama herkesin yaptığı gibi hayat muhasebesi değildi bizimki. Duyduğumuz sesler, nefeslerdi. Alt alta yazdık, topladık, çıkardık.

2011'de en çok Salon İKSV'nin üst katında, duvar dibindeydik. Bazen duvara yaslanıp gözlerimizi kapattık, bazen ayağımız ağrıdan çatlayana kadar dansettik. Yine böyle soğuk bir Şubat gününde Ôlafur Arnalds'ı dinlemiştik. Piyanonun üzerinden beyaz kuşlar uçurmuştu bizim için. Sonra Patrick Watson'un yağmurlu bir Nisan gününde konser vereceği haberi gelmişti. Watson, senenin en iyi konserlerinden birini miras bırakıp ayrılmıştı şehirden. Mayıs ayında dEUS müziğin insanın beyin kimyasallarını değiştirebilen bir şey olduğunu anımsatmıştı. Yaz sessizliğinden sonra ibre sonbaharı gösterirken yeni bir şeyler söyleme vakitlerinin geldiğine kanaat getiren Lamb yeni albümlerinin hemen akabinde soluğu Salon'da almıştı almasına ancak konser, başlamasına beş kala Zeynep'in İstanbul'un eğri büğrü sokaklarında bir tümseğe takılıp düşmesine kurban gitmişti. O gece Taksim İlkyardım'da sonlanmıştı sonlanmasına ancak mühim de değildi, sahne sırası Brett Anderson'daydı çünkü! O gece Brett 'farklı bir yerden' seslenmişti, seslendiği yerde hala glam ama olgun bir müzik vardı. Ve John Grant... Grant'in bir piyano, bir keyboard ve bir de piyanonun üzerinde küçük bir synthesizer'dan ibaret bir sahnesi ile öyküleri, harikulade bir sesi ve naif komiklikleri vardı. O basit sahneden Rahşan'ın deyimiyle 'King Of Salon' çıkardı. Ve yılın sonunda doğru, tam da benim doğumgünümden bir gün önce Ane Brun ile buluşuyordu İstanbul. O geceyi nasıl tarif etmeli, bilemiyorum. Ane Brun'un bize yaşattığı, şarkılarının üzerine kendi öykülerimizi yazdığımız, hayatımızın film müziğinde onlarca şarkısıyla yerini almış bir müzisyeni zaman-mekân kavramlarını umursamadan dinleyebilmekti galiba.

Fırtına gibi esip geçen 2011'in arkasından sadece güzel şeyleri anımsamak istiyoruz doğrusu. Salon İKSV sahnesinde dinlediğimiz bu müzisyenler gibi. Biliyoruz ki onlar önümüzdeki dönemde kulağımıza çalınacak iyi müziğin de teminatı. Yeni açıklanan konser takviminde gördüğümüz King Creosote & Jon Hopkins (13 Ocak), 123 (20 Ocak) ve Robots In Disguise (28 Ocak) gibi isimler de bunun göstergesi. Bu arada, geçtiğimiz yıl başlayan ve her ayın öne çıkan etkinliğinin posterinin bir tasarımcı tarafından hazırlandığı projenin yeni ürünlerini merakla beklediğimizi de iletelim.

3 Ocak 2012 Salı

Nerede Yaşarsan Yaşa!

Yapımcılığını İmre Azem'in üstlendiği, yönetmenliğini Nejla Osseiran'ın yaptığı 'Nerede Yaşarsan Yaşa!', Eski bir Osmanlı mahallesi ve yenileme alanı ilan edildiğinden bu yana yıkılma tehlikesi altında kalan Tokludede'de yaşayan ve evlerini terketmemek için direnen insanların belgeseli.

28 Aralık 2011 Çarşamba

Destek Ol, Ekümenopolis Sinemalarda Gösterilsin

Sapphire'in tepelerinden Marmaray'ın derinliklerine, İstanbul'un son yıllarda geçirdiği başdöndürücü değişimin ızdırabını anlatan Ekümenopolis belgeseli, bugüne kadar yurtiçi ve yurtdışındaki festivallerde, üniversitelerde, konferanslarda ve hatta eylemlerde gösterildi.Bağlantı

Şehirde yapılanların sorgulanması ve dönüşümde halkın söz sahibi olması gerektiğine inanan ve politikacıların tartışmaktan özenle kaçındıkları konuların kamuoyuna yansıtılması gerektiğini düşünen Ekümenopolis ekibi, belgeselin sinemalarda daha çok kişiye ulaşmasını sağlamak amacıyla Projemefon.com adresinde bir kampanya başlattı.

Kampanya sonunda belgeselin sinema salonlarında gösterilebilmesinin yanında, internet üzerinden filme alınamayan onlarca röportajı, haritayı ve bilgiyi kamuoyunun bilgisine açabilmek adına gerekli kaynağın sağlanması hedefleniyor. Hedeflenen para toparlanabilirse filmin kolektif bir şekilde dağıtımı gerçekleşebilecek.

36 gün sonra sona erecek kampanyaya destek olmak için Projemefon.com adresine üye olarak dilediğiniz miktarda katkı sağlayabilirsiniz.

20 Aralık 2011 Salı

Erik Truffaz Quartet'in Büyüsü

Yıl 2003…Bir arkadaşımızın bizi “çok güzel olacak” diyerek sürüklediği bir konserdeyiz. Başımıza ne geleceğini hiç bilmeden Babylon’da sahne önünde bir yandan sohbet ediyor, bir yandan da gözümüz sahnede konserin başlamasını bekliyoruz. Bir süre sonra sahnede dört adam belirdi. Daha ilk parçayla üzerimize dökülen notalar bir daha hiç çıkmayacak izler bıraktı benim üzerimde. Gayet rock çalabilen bir caz davulcusu, durmak bilmeyen basslinelarıyla sağlam bir basçı, Fender Rhodes’unda acayip notalar basan bir piyanist ve de trompetiyle nota üflerken başka bir dünyadan gelmiş hissiyatı yaratan bir adam…Beni aldılar, jazz-rock ekseninde dönen, yüksek enerjili, elektronikten de ödün vermeyen bir dünyanın içine atıverdiler. Hipnotize olmak böyle bir şeydi herhalde…O kadar ki, o akşam konserde çaldıkları bir şarkının yarısını ezberledim…“King B”ydi o.

Ertesi gün… Tabii ki tüm Truffaz külliyatı dinlendi. Kendisiyle ilgili detaylı bilgi edinildi. Arşiv oluşturuldu. Quartet’in tüm elemanları tek tek araştırıldı. O albüm alındı…”The Walk of the Giant Turtle”.

Geçen yıllar…ne zaman Erik Truffaz gelse ben de oradaydım. 30 kere geldiyse 5ini kaçırmışımdır herhalde…yüzlerimiz aşina, kalplerimiz bir oldu geçen zaman içinde…Ladyland Quartet’ler, İstanbul Sessions’lar, Sly Johnson’lar geldi geçti gönlümden ama aklımın kuytu bir köşesinde Quartet hep vardı.

Kasım 2011… Paris’te Erik Truffaz Quartet’i yakalama çabaları uçağın iniş saatinin tutmaması sebebiyle sonuçsuz kaldı. Le Trianon’dakiler erdi muradına, ben yollandım otelime.

16 Aralık 2011… Çok zaman geçmişti üzerinden. Erik Truffaz Quartet 2007'de “Arkhangelsk” ve bu yıl piyasaya çıkan “In Between” isimli iki albüm yapmıştı. O günün sabahından başlayan bir heyecan dalgası beni öyle sıkı sıkı sarmıştı ki o gün yürüdüğümü düşünmüyorum, ayaklarım pek yere basmadı. Saat tam 21.30'da Tamirane’nin kapısındaydım. Quartet'i mutlaka önden izlemem gerekiyordu. İçeri girer girmez önce Reha’yla karşılaştım. Kendisi bu organizasyonu gerçekleştiren kişi, filmin esas çocuğu o aslında. Bir de baktım ki, Erik Truffaz da orada. Beni görünce hemen yanıma geldi ve biraz konuştuk. Çok mutluydu, ben daha mutluydum ve o sebebini biliyordu. Konser anı gelip çattığında heyecan üst seviyelerdeydi. “The Secret of the Dead Sea” nin ilk notalarıyla ayaklarım yerden kesildi. Erik Truffaz taburesi yanında, loop pedalı ayaklarının önünde her zamanki mütevaziliğiyle sahnedeydi. O trompetten süzülen ve hızına yetişilemeyen notaları toplamaya çalışmak kadar zevkli bir şey yoktu. Hüzün dolu notaların uzun soluklu trompet sololarıyla birleşip ayrıldığı, trip-hop, elektronik ve drum'n bass denizlerine yelken açtığı bir gemideydik. Benim için en vurucu bölüm “Arkhangelsk” albümünden “Trippin’ The Lovelight Fantastic”i Nya’sız da olsa dinlemek oldu. Bu parçada Marcello’nun basları beni kendimden geçirmiştir hep. Bir de canlısında yaptığı attraksiyonları görünce iyiden iyiye koptum dünyadan. Bu adamlar içimi okumuştu adeta ya da ben artık o kadar çok söylemiştim ki istediğim her şey oluyordu. “In Between” bu konserde içinde bulunduğumuz dünya ile başka bir dünya arasında kalan beni, en iyi anlatan parçaydı sanıyorum. En şaşırtıcı bölümlerden birisi de davulcu Marc Erbetta’nın sesini ve pedalını kullanarak beatbox tadında bir mini show yapması oldu ki normalde kendisi bizi enerjik, ritmik, fırtınalı davul partisyonlarıyla alaşağı etmeyi seven sakin duran bir davulcudur. Basçı Marcello'nun da ondan geri kalır yanı yoktu. Elleri sakin sakin bas gitarın tellerinde gezinirken bir anda saatte 150 km hızla giden bir yarışçıya dönüşebiliyordu. Son albümlerinde, kadim piyanistleri Patrick Muller ayrılmış, yerine arkadaşları Benoit Corboz gelmişti. Kendisinin bir piyano sihirbazı olduğuna kanaat getirdim. Kimi zaman org kimi zaman elektro gitardı sanki. Grubun doğaçlama ruhuna katkısı gerçekten yadsınamaz. “Fujin”ler “BC One”lar “Les Gens Du Voyage”lar ardı ardına sıralanarak beni büyülü bir yolculuğa çıkardı... O gecenin büyüsü hala devam etmekte...:)

Rahsan Kocoglu (aka waxpoeticg)

12 Aralık 2011 Pazartesi

Hayat Geometri, Geometri Hayat

Derlerdi de inanmazdık. Şıklara hapsedilmiş problemlerden ibaret sanırdık onu. Küçüktük, bilmiyorduk. Büyüdük, hayata karıştık. Doğruymuş. Hayat geometriymiş, geometri hayatmış meğer. Hayat;

Doğrusal düzlemler...

Doğrusal Düzlem

Kesişen Eğriler...

Kesişen Eğriler

Paralel Eğriler...

Paralel Eğriler

Dikdörtgenler, Kareler, Koniler...

Dikdörtgen, Kare, Koni

Dik-dörtgenler...

Dik-dörtgen

İkizkenar Üçgenler...

İkizkenar Üçgen

Kareler...

Kare(ler)-2

Işınlar...

Işın

Ve... Daireler...

Ve...(D)aire Vesaire(ler) demekmiş.

11 Aralık 2011 Pazar

Fransa'nın İlham Veren Yeni Sesi: Juliette Noureddine

Juliette Noureddine, katı bir eğitimin ardından adım attığı müzik kariyerinde Edith Piaf, Jaques Brel ve Fréhel şarkılarını yorumlayarak merdivenleri tırmanmaya başlayan bir müzisyen. "This evening I'm sleeping with Chopin" ile başlayan kendi müziğini yaratma süreci, ilk aşamada çalıştığı yerden kovulmasıyla sonuçlansa da Juliette pes etmiyor. 1991 yılında çıkardığı Que Tal? albümüyle müzik dünyasına sıkı bir debü armağan ediyor ve emeği 1994 yılındaki Victoires de la Musique ödüllerindeki bir adaylıkla taçlanıyor. Juliette bu ödülü o sene alamasa da, 1997 yılında "Yılın İlham Veren Müzisyeni" ödülünü cebine indiriyor.

Juliette kendine özgü müzisyenliğinin ödüllendirildiğini görünce, farklılığını sahnesine de taşıyor. Zeki bir kadın olarak şarkı sözlerine yansıttığı mizah anlayışını ve hayat görüşünü konserlerinde kurduğu diyalogla perçinliyor. Görselliğe haddinden fazla önem veren kurtlar sofrasında kavanoz dibi gibi kalın camlı gözlükleri ve fazla kilolarıyla kendine özgü bir tarz yaratıyor. Sahne kostümlerinden şatafatı, konserlerinden dans ve iyi müziği esirgemiyor ve henüz bizim cenahta pek tanınmasa da Fransa'da "Juliette" sahne adıyla hatırı sayılır bir üne kavuşuyor. Üstelik, aynı Beth Ditto gibi beden ırkçılığına ve elbette diğer bilimum ayrımcılıklara karşı bir kadın (Nereden biliyorsun nerseniz, Roll Dergisi'nde Ragıp Duran imzalı bir yazıda okumuştum). Soyadından (Noureddine) anlayabileceğiniz üzere ayrımcı tavırlara maruz kalmaya çok müsait bir etnik kökenden gelmesi de (ki büyükbabası Cezayir Berberisi) cabası.

Juliette'in alamet-i farikası ne etnik kökeni, ne de fiziği aslında. Şarkılarındaki neşeli ton ve sözlerdeki özgünlük sizi derhal Juliette'in müziğinin içine alıveriyor. Örneğin; Maudite Clochette şarkısında hanımından nefret eden ve onu öldürme planları yapan bir hizmetçinin öyküsünü anlatıyor. Mémère dans les Orties şarkısı ise nişanlı bir çiftin kavgasına dair. Juliette yaşamın içinden öyküleri şarkıya çeviriyor ve hakkını veriyor.

Türkiye'deki müzikseverlerin Juliette Noureddine ile teşvik-i mesaisi ne yazık ki Youtube ve Fizy gibi paylaşım sitelerinde yayınlananlarla kısıtlı. On albümü olmasına, hatta Ocak 2011'de yeni albümü No Parano'yu çıkarmasına karşın, Türkiye'de albümleri dağıtılmayan müzisyenlerden biri Juliette. Sabrı olmayan dinleyiciler için resmi websitesinde yeni albümden iki şarkıya yer vermiş.

Juliette'in adı bugün Fransız müziğine yeni soluk getiren isimler arasında sayılırken, bize de onun güzel albümlerinin Türkiye'de yayınlanacağı, hazır turnesi devam ederken burada konser vereceği günleri beklemek kalıyor.

Dinleme Önerisi;

Sur L'oreiller

Les yeux d'or

Les souvenirs

26 Kasım 2011 Cumartesi

Ane Brun: 'Hayatın Anlamı, Hayatınızda Her Şeyin Yolunda Olduğunu Düşündüğünüz Saniyelerde Gizli'

Türkiye'deki müzikseverlerin çok uzun zamandır sahnede görmek istediği bir müzisyendi Ane Brun. Müjde sıcak bir temmuz gününde geldi; Ane Brun 2011'de yayınlanan yeni albümü 'It All Starts With One' için çıktığı Avrupa Turnesi'ne İstanbul'u da dahil etti. Konser tarihi ajandalara 25 Kasım olarak düşüldü. Geriye koca bir yazın ve kasvetli bir sonbaharın geçmesini beklemek kalıyordu artık.
Takvim yaprakları birer birer düştü ve nihayet beklenen gün geldi. Ane Brun Salon İKSV sahnesinde kendisini özlem ve merakla bekleyen dinleyicilerini 'çok uzun zamandır bugünü bekliyorduk' diye selâmladığında dinleyici bu güzel ve dost canlısı kadının birbirinden etkileyici şarkılarını kanlı canlı dinlemeye hazırdı artık.
Konser iki saate yakın sürdü diyorlar. Doğrudur. Ane Brun'un bize yaşattığı, şarkılarının üzerine kendi öykülerimizi yazdığımız, hayatımızın film müziğinde onlarca şarkısıyla yerini almış bir müzisyeni zaman-mekân kavramlarını umursamadan dinleyebilmekti. Konser bitip de, sahne sisler arasında yokoluverdiğinde soğuk sokağa ve hayat gerçekliğine dönmeye hazır mıydık, bilmiyoruz.

Nihayetinde, 25 Kasım 2011 hayat takvimimizin en özel günlerinden biriydi. Konserden önce adına söyleşi demeye dilimizin varmadığı, bizde yaşamımız boyunca hatırı kalacak kahve sohbetimizde Ane Brun'u çok iyi müzisyenliğinin yanında, varoluş meselelerine kafa yoran, ölüm kadar, yaşamdan da korkan, uzun yollarla ve yolculuklarla barışık, müziğiyle kendi yaşam yolunu çizmeye çalışan bir kadın olarak tanıdık. Ve tahmin edersiniz ki, müzisyen Ane Brun'u ne kadar sevdiysek, dostumuz Ane'yi kat be kat daha fazla sevdik.

GÇ-İstanbul'a hoşgeldiniz. Dinleyicileriniz sizin uzun zamandır burada görmek istiyordu. Bu kadar geç gelmenizin nedeni neydi ?

Evet haklısınız, biraz geç kaldık ama bu tamamen lojistikle ilgili. Çok fazla turneye katılıyorum, buraya gelmek için de en uygun zamanı kolladım. Ve uygun zaman bu zamandı.

GÇ- Müzisyenler, müzik geçmişleriyle ilgili hikayeler anlatmaya bayılırlar. 3-4 yaşımda elime bir saç fırçası alıp şarkı söylerdim, dansederdim, gibi. Sizinse elinize ilk gitarı 20'li yaşlarınızda aldığınızı biliyoruz. Nasıl başladı müzik serüveni ve aslında öncesinde ne yapmak istiyordunuz ?
Müziğe her zaman ilgim vardı. Sürekli müzik dinlerdim ve ailem sayesinde de müzikle hep iç içe oldum. Ama 10'lu yaşlarımda dansla ve sporla daha çok ilgiliydim. Ve tabi müzik bunun önemli bir parçasıydı. Ama söylemekten ziyade dinlemekle ilgiliydim. Ta ki 21 yaşımda, annemden izin alıp evdeki gitarı alana kadar. O andan sonra o kadar hızlı gelişti ki her şey! Şarkı söylemeye başladım ve bu bana çok normal, çok doğalmış gibi geldi. Çalmaya başladıktan sonra, şarkı sözlerini yazmaya ve birkaç yıl sonra da kayıt yapmaya başladım. Doğruyu söylemek gerekirse uzun dönemli bir üniversite hayatı da geçirdim.
GÇ: Peki, ne okudunuz?

İlk olarak İspanyolca ile başladım.

GÇ- Qué bien! (Ne güzel !) (Gülüşmeler)

Si, yo hablaba perfectamente, en los noventas. Hace mucho tiempo. (Evet, 90'larda çok iyi konuşuyordum. Aradan çok zaman geçti.)
Daha sonra Hukuk Fakültesi'ne kaydoldum, bir de onu deneyeyim istedim. Çünkü babam da avukattı. Aslında hoşuma gitti ama çok fazla okuma gerektiriyordu. Bu da bana biraz ağır geldi. Devamında kültürel çalışmalar ve müzik çalışmalarına merak saldım; teorik açıdan elbette. Eninde sonunda bir diploma almam gerekiyordu, en sonunda kültürel çalışmaları bitirmeyi denedim. Ama bu tam da müzik kariyerimin de başladığı döneme denk geldi. Üniversitedeki beşimci yılımda ilk albümüm piyasaya çıktı.
GÇ- Albümlerden konuşmaya başlamışken, son albümünüzde bir öncekilere oranla göze çarpan farklara değinmek istiyoruz. "It All Starts With One", daha önce duymadığımız kadar çok davul ve piano içeriyor, hatta zaman zaman sizin ana enstrümanınız gitarı arka plana itiyor. Bu albümdeki enstrüman değişiminin nedeni nedir ?

Aslında ana enstrümanın vokal olmasına izin verdim bu kez. Elbette şarkıları ilk gitarla çalıştım, söyledim. Ama bundan önceki üç albümde de gitar zaten hep ön plandaydı. Bu sefer daha farklı bir etki yaratmak istedim. İlk neden buydu. İkincisi ise, daha güçlü daha büyük bir ses duymak istedim. Bir önceki albümle bunun arasında 4 yıl var. 4 yıl uzun bir süre aslında.

GÇ- Evet, biz de neden bu kadar beklediniz diye soracaktık.

Çünkü bu süre boyunca sürekli turnedeydim, yollardaydım. Biliyorsunuz, albümlerim farklı bölgelerde farklı zamanlarda piyasaya sürüldü. Bu da sürekli devam eden bir turne programı yarattı bana.Tabii ki bu 4 yılda çok şey gördüm, deneyimledim. Bu da yeni enstrümanlara karşı biraz daha açık olmamı ve kendimi geliştirmemi sağladı. Ama "Bu albümle bambaşka bir Ane Brun oldu" diyemem, çünkü bu tamamen doğal bir değişimdi, dönüşümdü.

EA- Turne konusuna bu kadar yoğunlaşmışken soralım, sürekli yollarda olmak çok yorucu değil mi ?

Aslında o biraz da turnenin niteliğine bağlı.

EA- Turnelerde Peter Gabriel ve Ani Di Franco'yla da çaldınız. Nasıl bir deneyimdi ?

Ani Di Franco'yla olan bir hafta sürdü ve çok güzeldi. 22 yaşımdan beri Ani di Franco fanıyım. Ondan önce çalmış olmak benim için onur ve mutluluk vericiydi.

EA- Sürekli yollardayken, evinizi özlemiyor musunuz ?

Böyle zamanlarda yanınızda gerçekten iyi insanların olması gerekiyor. Elbette iyi müzisyenlerin olması önemli ama onların iyi insanlar olması da çok etkili. İkisi birleşince ortaya iyi bir atmosfer çıkıyor. Ben pek parti insanı da değilim zaten, sürekli partilere katılmadığınız sürece de kendinize zaman ayırabiliyorsunuz. Bu da yetiyor. Peter Gabriel ile de çok kalabalık bir müzisyen grubuyla üç ay aynı turnedeydik. Çok renkli ve çok keyifliydi.

EA- Önümüzdeki yıl da turneler devam edecek mi?

Evet tabii, yeni albümün tanıtımı sürüyor. Söylediğim gibi farklı zamanlarda farklı mekanlarda piyasa sürüldükleri için turne şart.

GÇ- Şarkılarınızdaki sözleri yazarken, daha çok kendi deneyimlerinizden ve yaşadıklarınızdan mı etkileniyorsunuz, yoksa çevrenizdekilerin yaşadıklarından mı ilham alıyorsunuz?

Çoğunlukla kendi yaşadıklarım etkiliyor. Ama bazen benim yaşadığım bir olay başkalarınınkiyle karışıp, dallanıp budaklanabiliyor. Ama evet, çoğunlukla benim başımdan geçenler.

EA- Ben özellikle çok sevdiğim 'Ten Seconds'ın (10 Saniye) hikayesini merak ediyorum. Biraz bahsedebilir misiniz ?

Bir gün dinlediğim bir radyo programıyla başladı hikaye. Radyodaki programın sunucusu yaşlı bir adama 'hayatın anlamını' soruyordu. Yaşlı adam 'hayatınızda her şeyin doğru olduğunu düşündüğünüz saniyelerdir.' diye cevap verdi. Bu beni çok etkiledi ve sonradan düşündüm ki önemli olan aslında varoluşumuz, o varoluşu içimizde hissetmemiz. Bunu elbette çok sonradan farkedebildim, hatta şarkıyı bile yazdıktan sonra. O her şeyin yolunda olduğunu hissetiğimiz saniyeler, dakikalar ya da günler hayata değer katıyor. İlk albümüm çıktıktan sonra ciddi sağlık sorunları geçirdim, uzun süre hastanede kaldım. 'Ten Seconds'ı yazdığımda o dönemin üzerinden 3 ya da 4 yıl geçmişti ve kafamda sürekli normal hayata geri dönüşle ilgili mevzular vardı.

GÇ- Çok özel değilse, ne rahatsızlığınız vardı?

Özbağışıklıkla ilgili bir rahatsızlıktı*. 2003 yılında başladı ve kendimi yeniden sağlıklı ve güvenli hissetmem birkaç yılımı aldı. Aslında yazdığım sözlerin ve müziklerin çoğu bu zorlu dönemdeki hislerimi anlatıyor. 'Ten Seconds' içinde hem yaşamdan hem de ölümden korkmanın hikayesi var. Aslında bu yaşamın da ta kendisi.

GÇ- Kendinize biraz daha dışardan baksanız ve diyelim ki sıkı bir Ane Brun fanı olsanız, en sevdiğiniz şarkı hangisi olurdu?

(Gülüşmeler) Ben zaten sıkı bir Ane Brun fanıyım. Aslında şarkıların çoğunu çok seviyorum, çünkü onlara çok bağlıyım. Hiç düşünmemiştim açıkçası. Mesela ben de 'Ten Seconds'ı çok seviyorum. Son albümden, 'Words', 'These Days', 'One'; Changing Of The Seasons'da ise albüme adını veren şarkı favorilerim.

EA- Son dönemde neler dinliyorsunuz?

Feist'in son albümünü dinliyorum bu aralar, çoğunlukla alternatif pop müzik. Ara sıra da klasik müzik. Çok geniş bir müzik zevkim var açıkçası.

EA- Bir plak şirketi sahibi olarak dijital müzik piyasasındaki gelişmeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

Bir kere dijital müzik piyasası çok daha çevre dostu. Ama ben 35 yaşındayım ve bir CD ya da kasete dokunmanın nasıl bir his olduğunu biliyorum, o hissi özlüyorum. Neyseki plaklar hala var, onları alıyorum.

Ayrıca dijital müzik piyasası sayesinde çok hızlı biçimde tüm dünyaya ulaşabiliyorsunuz. Müzik beni İstanbul'a kadar getirdi, bu müthiş birşey. Websitem ve facebook sayesinde Türkiye'de sevenlerimin olduğunu öğrendim. Bu kesinlikle harika duygu.Bunlar olumlu yönleri. Ama öte yandan, bir plak şirketi sahibi olarak sektör çok zorlu. Sürekli ve düzenli olarak ödemeniz gereken faturalar var. İlk albümümü çıkardığım zamanları hatırlıyorum da, o dönemde albüm çıktığında müzik mağazalarıyla anlaşırdınız ve bilirdiniz ki satış olduğunda size bir nakit akışı olacak. Ama şimdi para kazanmak için yeni yollar bulmamız gerekiyor.Piyasaya yeni giren bir müzisyen için koşullar çok ağır. Yeniyseniz bazen konserlerde çalmak için bile para ödemeniz gerekiyor, albümünüz satmadığı için zaten bir geliriniz olmuyor. Kendi ayaklarınız üzerinde durabilmek için öncelikle size yatırım yapması için birini bulmanız gerekiyor.

EA- Peki plak şirketinizin çıkaracağı yeni albümler var mı?

Hayır, aslında şirketim sadece kendi albümlerimi çıkarabilmem için var. Başka müzisyenleri şirket altında barındırmam çok zor. Çünkü neredeyse kendime bile ayıracak hiç zamanım yok, kötü bir iş çıkararak da onları zor durumda bırakmayı istemem.

GC- Aslında cevabını az çok bildiğimiz bir soru var aklımızda ama yine de sizden duyalım istiyoruz. Bir Norveçli olarak, İsveç'te yaşamayı tercih etmenizin nedeni nedir?

Açıkçası bu bir tercihten öte zorunluluk oldu. Kendimi 25 yaşımda İsveç'te buldum, çünkü o sıralar erkek arkadaşım orada yaşıyordu. Yerleştim ve aradan 10 yıl geçti, bir daha da kıpırdayamadım. Aslında bu İsveç'le Norveç'in kıyaslanmasından öte, Stockholm ve Oslo arasında kalmakla alakalı. Stockholm, Oslo'dan çok daha büyük bir şehir ve şehir hayatını daha canlı yaşayabiliyorsunuz orada. Aradaki mesafe de çok değil zaten.

GÇ-EA- Çok teşekkür ediyoruz röportaj için.

Ben teşekkür ederim, çok keyifliydi.

* Özbağışıklık hastalığında canlı kendi vücudunda bulunan öz dokuları "yabancı" olarak algılayıp, bunlara karşı antikor oluşturarak tanımaz. Bağışıklık sistemi hücreleri vücudun kendi dokularına saldırır. kaynak : wikipedia)

Röportaj: GÇ: Gökşen Çalışkan, EA: Ezgi Aktaş.
Fotoğraflar:Ezgi Aktaş
Önemli Not: Bu röportaj va kullanılan fotoğraflar Alternatif-İstanbul.net'in yazılı izni olmadan kaynak gösterilek dâhi başka yayınlarda kullanılamaz.

Let Myself Go:

Changing of the Seasons:

23 Kasım 2011 Çarşamba

Ane Brun Şarkılarından Hikâyeler Yazmak...

Aylar önce Ane Brun'dan ve özellikle 2008 yılında yayınlanan Changing of The Seasons albümünden bahsettiğimiz yazıyı içimize doğmuşcasına şöyle bitirmiştik: 'Ane Brun için arkada bıraktığımız son birkaç yıl Avrupa ve Amerika'yı turlayıp konserler vererek geçti. 2011 yılı da aynı yoğunlukta geçecek gibi gözüküyor. Bu uzun yolculukta duraklarından birinin İstanbul olmasını yürekten dileyen pek çok dinleyicisi olduğunu biliyoruz. Onlardan biri de biziz.' Ve bir gün Ane Brun'un resmi Facebook sayfasından uzun zamandır beklediğimiz sorunun yanıtı geldi: 'To answer the question of the author of this nice article. yes, ane brun will visit istanbul on the upcoming tour. she will play @ salon iksv on the 25th of november. tickets will go onsale in the beginning of july...(Bu güzel yazının yazarının sorusuna yanıt vermek gerekirse, evet, ane brun önümüzdeki turnesinde İstanbul'u ziyaret edecek. Kendisi 25 Kasim'da Salon İKSV'de konser verecek. Biletler temmuz başından itibaren satışta...)'

'En çok dinlenenler' listemizde Ane Brun'un en üst sıralarda yer aldığını farkettiğimizde hayatımızın en değerli Ane Brun şarkılarını düşünmemiz gerektiğini anladık. Gördük ki, meğerse biz Ane Brun'un müziği ile farklı ve derin bir ilişki geliştirmişiz. Şarkılara kendi küçük hikayelerimizi yazıp, onları kendimiz için yeniden var etmişiz.

Hâl böyle olunca 25 Kasım gecesi Salon İKSV'de gerçekleşecek konseri bu kadar heyecanla bekleyişimize şaşırmamak gerek...

'İlkler her zaman özel ve güzeldir. Zaman akıp geçse bile unutulmaz. İşte 'Sleeping By The Fyris River' benim için bu yüzden çok özel bir şarkıdır. Çünkü Ane Brun'u bu şarkı ile tanıdım. Ve o gün, bugündür büyük bir beğeni ile dinliyorum. Şarkının müziği ve şu sözleri çok etkileyici; "Sunrise, all smiles. It's crack of dawn by the Fyris River". Konserde bu şarkıyı söylemesini çok isterim.' (Gökhan Y.)

'Galiba insan kendi yaşamıyla özdeşleştirdiği şarkılara daha çok bağlanıyor. Ane'ın bu şarkısının sözleri sanki beni anlatıyormuş gibi gelir hep, çünkü duygusal ilişkiler söz konusu olduğunda kolaylıkla kalkanlarını indirip duvarlarını yıkabilen biri olamadım hiç. Hiçbir şeyi umursamadığın, teslim bayrağını çektiğin o 'an'a gelebilene kadar zaman geçer. O an geldiğnde ise şarkının son dörtlüğünde söylendiği gibi ruhumun etrafına çektiğim ve beni düşmekten koruyan o plastik bandı hiç aklımda bile yokken bir anda, bir saniye bile düşünmeden kesip atabilirim! " (Ezgi A.)

'Kimi şarkılar, kısa cümlelerle uzun hikayeler anlatır. 'To Let Myself Go' işte bunların en güzel örneklerinden biri. 'A Temporary Dive' albümünde yer alan bu Ane Brun parçası, hayatımın en kararsız olduğum döneminde çalındı kulaklarıma ilk kez. "Ben neyim,ne yapacağım, bundan sonra nerede olacağım" sorularının havada uçuştuğu bir dönemde, bu parçanın da verdiği gazla ülkeyi bir süreliğine terkedip, geride kalanlara “To let myself flow is the only way of being” dedim. Günlük hayatın huzursuzluğu tavana vurduğunda, evin en rahat köşesine kurulup, bu şarkıdan bir doz alınması ve hülyalara dalınması nefistir.' (Gökşen Ç.)

'Ane Brun'le tanışıklığım 'Big in Japan' coverıyla başladı. Ortaokul-lise yıllarımızda tepindiğimiz, bizi pek gaza getiren bu şarki onun ellerinde melankolik bir hale gelmişti ve beni şaşırtmıştı.' (Rahşan K.)

'Ben genel olarak şarkıların orjinal halini severim. Ama Ane Brun 'Big in Japan'i öyle etkileyici yorumladı ki, ilk kez bir şarkının cover versiyonunu, orjinal versiyonundan daha çok sevdim. Ane Brun çok büyük bir ihtimal konserde bu şarkıyı söyleyecek. Ve ilk kez canlı dinleme fırsatı bulacağım.' (Gökhan Y.)

'Aşık olmak kolay değil, ama daha da zor olan o aşkın karşılığını bulabilmek; “iki”yken “bir” olabilmek. “Bir” olma çabası bazen öyle yıkıcı oluyor ki, o aşkı en güzel köşesine yerleştiği kalbinizden söküp atmanız gerekiyor. Ane Brun’un ilk albümü 'Spending Time with Morgan'da yer alan, daha sonra 2004'te single olarak da piyasaya sürülen “I Shot My Heart' ; gerektiğinde öz benliği hiçe sayıp, sevdiceği kendinizden azad edebilme gerekliliğini hatırlatıyor bana. Tabii o bunu asla anlamayacak, bilmeyecek olsa da...' (Gökşen Ç.)

'Yolculuk hazırlıklarının beni huzursuz endişelerini geride bırakıp, uzun ya da kısa yollara düştüğümde çantamdaki albümlerin arasında Ane Brun'un Changing Of The Seasons'ı mutlaka olur. Bir yandan akıp giden bulutlara bakar, yol arkadaşlarımın yüzlerine, konuşmalarına, serzenişlerine ya da mırıldanmalarına kuak misafiri olurken, bir yandan da Ane Brun'un telaştan ve gereksiz her türlü taramadan uzak, sakin ve efil efil esen sesine kulak veririm. Ane Brun'un şarkıları beni sakinleştirir, çocukluğumda ailemle ormandaki göl kıyısına gittiğimize hissettiğim huzurun bir benzerini duyumsarım. Albümden 'Raise My Head' ise yüzüm döküldüğünde tekrar cesaretimi toplamak için dinlediğim ilk şarkılardan. 'I've got my best shoes on / I'm ready for it all / Bring in your best crew, come on / I'm ready for it all' diye giden sözlerine bağırarak nasıl eşlik ettiğimi görseniz, şaşırırsınız.' (Ezgi A.)

'Ane Brun'un son albümü 'It All Started With One'ı ilk dinlediğimde en beğendiğim parça 'These Days' ve 'Undertow' gibi depresif parçalardan ziyade enteresan bir şekilde 'Worship' oldu. Sade bir folk şarkısı görünümünde ama orkestra aranjmanları çok başarılı. Beatles tadındaki geri vokal Jose Gonzalez Brun'un sesiyle öyle hoş bir uyum içinde ki dinlerken tadından yenmiyor. Bir kuzey sabahinda, karlar içinde bir nehir ya da göl kıyısında yürürken hayatın anlamını sorgulamaktan geri kalmayan bir ana karakterin olduğu bir film düşledim dinlerken. Yaylılar bu parçayı alıp karanlıklara götürürken, geride duyulan perküsyon ayaklarımızın yere sağlam basmasını sağlıyor bir yandan. Gitar ise sakin sakin size eşlik ediyor bu yolculukta. Ane Brun ile birlikte 'You never worship your life' diye mırıldanmayı sabırsızlıkla bekliyorum doğrusu.' (Rahşan K.)

'Ane Brun'ın yeni albümü bana göre önceki albümleri gibi yine güzel ve etkileyici. Yeni albümde beni en etkileyen şarkı 'Undertow' oldu. Konserde yeni şarkılara yer vereceğini düşünüyorum. O yeni şarkıların içerisinde bu şarkı da olursa benim için muhteşem olur.' (Gökhan Y.)

'Ölüm öncesi sessizlik kadar, ölüm sonrası telaş da insanı çileden çıkarır. Ane Brun’un 'Changing of the Seasons' albümünde yer alan bu şarkı ilk dinlediğimden çok sonra etkiledi beni. Ailece kötü günler geçirdiğimiz anlarda evimize giren o kuru kalabalığı; salondaki masanın etrafına toplanmış bir dizi bilinmedik yüzü, gizli saklı konuşmaları, acımayla üzülme arasındaki o ince çizgide duran bakışları hatırlatıyor bana bu şarkı. Delireceğim sandığım anları, bir an önce evden kaçıp, temiz havaya kavuşma arzumu...' (Gökşen Ç.)

'Changing Of The Seasons albümünü defalarca başa sararak öyle çok dinledim ki, bir ara bu albümdeki şarkıların benim hayat filmim için yazılmış müzikler olduğunu düşünmeye başlamıştım. Tüm bu takıntının ortasında 'Ten Seconds' gerçeği vardı ki, bu şarkıyı albümün üç katından dört fazla dinleyip durduğumu hatırlarım. Düşünün; işe giderken, işte, işten çıkarken, vapurda, evde, uyumadan önce, kalktıktan sonra... Demek ki 'Raise My Head'den sonra kanıma en çok dokunan şarkı olmuş.' (Ezgi A.)